14 Mart 2017 Salı

Tante Rosa ~ 15 Şubat 2017

Şubat ayında yeniden bir Türk kadın yazarımız ile birlikteydik. Sevgi Soysal, sıra dışı olarak tanımlanan hayatı, tercihleri ve kısacık ömrüne sığdırdığı güçlü duruşu ve cesaret dolu yazarlığı ile ilgiyi hak eden bir yazar. Tezer Özlü’ye benzettiğimiz yanları özellikle dikkat çekiciydi, sadece biz değil, birçok eleştirmen ikisini karşılaştırmaktan kendilerini alıkoyamamışlar. Yaşamları mı birbirine benziyordu yoksa erken yaşta gelen ölümleri mi bilinmez ama Sevgi Soysal büyük bir yaşam sevinci ile umutla yazarken, Tezer Özlü’de ise depresif ve karamsar bir anlatım onları ayıran en belirgin özellik olmalı. Sonuca baktığımızda ise her ikisi de acılarını bizlere aktarmakta gayet başarılıydı.

Tante Rosa, Sevgi Soysal’ın özellikle gazetede yayımlanmak üzere yazdığı hikayelerin bir araya getirilmesi ile ortaya çıkan bir eser. Hikayelerinin kahramanı olan Tante Rosa, biraz teyzesinin hayatından biraz anneannesinin hayatından alıntılar ile kurgulanmıştır. Kadınların hayatta sahip olmaları gereken bir duruş betimlemesidir. Tante Rosa, yazıldığı dönemde o bilinen Anadolu edebiyatından ayrılmış ve Batı’ya hayranlığın hissedildiği bir kitap olarak eleştirilmiş. Sevgi Soysal’ın Batılı bir hayatı anlatıyor olması neden eleştiri nedeni olmuş anlayamadık, ne de olsa annesi ve annesinin ailesi Alman’dır. Kitabı okuduğunuzda, erkek egemenliğini yerle eden bir Tante Rosa ile tanışmış olacaksınız.

Sevgi Soysal’ın muzip bir yazı dili ve ironiler ile ördüğü bu öykülerin yazıldığı 1950’de bu dili ve tarzı kullanabilmesi de kendisinin güçlülüğünü ortaya koyuyor. Tante Rosa’da üzerinde uzunca konuştuğumuz öykülerden biri de üç çocuğunu bırakıp gittiği hikayeydi. Zor mudur bir kadının, anne olarak çocuklarını bırakıp gitmesi? Bence zordu. Zor olmasının nedeni bize verilen öğretiler, gelenekler mi yoksa bizim seçimlerimiz midir? Üzerinde uzunca bir süre konuştuk. Ayfer Tunç’un Bir Deliler Evinin Yalan Yanlış Anlatılan Kısa Tarihi adlı kitabını okuyanlar hatırlayacaklar mıdır bilinmez, bir deli çocuk vardır, onun Sevgi Soysal’ın oğlundan esinlendiği iddia edilirmiş.

Her seçimin bir vazgeçiş olması, kolay olup olmadığı düşünülmeden sadece istediği için seçim yapması ve sonucu ne olursa olsun hayatı sevmek, sevebilmek her öyküde size aktarılıyor. Düşmeyi, düşmenin güzelliğinin kalkabilmek olduğunu yüreğinizde hissedeceksiniz. Sevgi Soysal’ın kullandığı Papağan imgesi ise, bizce, hayatının rengârenk, canlı yönünün bir simgesi. Tante Rosa’nın o papağanı almak için gayreti sizde de umutlu bir gülümseme hissi bırakacaktır.

Peki ya girişimcilik ruhuna ne demeli? Yaşamak için gerekli olan maddi olanakları sağlamak için azmi, birçok hikayede karşımıza çıkıyordu. Kocasını gömdüğü mezarlıkta bile düşünmeyi muhakeme yapmayı durduramıyordu. Yaratıcı yönü kesinlikle takdir edilmelidir. Bu arada Tante Rosa’nın kendine “I Love you, Tante Rosa!” diyecek güçte olması da alkışlanmalıdır.


Tante Rosa, içinde hep bir çocuk yaşatıyor. Bilinen Prens-Prenses kavramlarının boşluğunu erkenden fark ediyor ve bu farkındalık onun seçimlerini yönlendiriyor. Tante Rosa’da aslında bir kadın farkındalığının –ki bu sizin gözünüze gözünüze sokulmadan, naif bir şekilde yapılıyor – ötesinde bir insani yön barındırıyor. Sol memesi belki kalbini simgeliyor, onunla kırık camı kapaması dışarıdaki hayata ve insanlara olan sevgisinin sembolü olabilir.

Tante Rosa’da hayatın ta kendisini bulacaksınız, abartılardan uzak, sakin, duru ve net. Tante Rosa için belki de söylenecek en güzel söz:

“Kimseden bir şey öğrenmemiş, kimseye bir şey öğretememiştir…”



Tante Rosa’dan Altını Çizdiklerimiz:

Sayfa 27: Evin kişiden ayrı, yıkılabilir bir nen olduğunu, olması gerektiğini o gün anladı.

Sayfa 30: Kocasıyla istemeden yatmaya başladığı zaman “namusu kirlenmiş” bir kadın olmanın ve bu yatmalardan sonra doğurdukça piç kurusu doğurmanın ne olduğunu anladı, hiçbir şeyin Sizlerle Başbaşa dergisindeki aşk romanlarında yazılanlara benzemediğini o kadar iyi, o kadar elle tutulur gibi anladı ki.

Sayfa 35: Şimdi beklenen bir intihardır, bir uçurumdur, bir düşüştür. Şimdi beklenen bir kocakarının günah dolu bir hayatın sonunda sefilce can vermesidir. Yoksa şimdi beklenen günah çıkaramadan geberen bir günahkârın şen hayatı mıdır? Şimdi beklenen bir başarı, bir mutluluk mudur?
….
Bir pazar günü barışsever bir Katolik köyünde, Tante Rosa aforoz edilmişse bu nedir, beklenen son nedir?

Sayfa 46:  Bir şey başlamadan biterse. Tekrar tekrar çirkinlikleri yaşamaktır ihtiyarlık. Bir insan erken gelen yaşlılıklarından sorumludur

Sayfa 47: Bir elmanın bir meyve olduğu, bir babanın baba, bir savaşın savaş olduğu, bir gerçeğin gerçek olduğu, bir yalanın yalan olduğu, bir aşkın aşk olduğu, bir bıkmanın bıkma olduğu, bir başkaldırmanın başkaldırma olduğu, bir sessizliğin bir sessizlik olduğu, bir haksızlığın bir haksızlık olduğu, bir düzenin bir düzen ve bir evliliğin bir evlilik olduğu, olacağı günler gelecekti, inanıyordu. Tante Rosa.

Sayfa 62: Bir adamın paltosu için para almakla b... için para almak arasında ne... fark var? Bu da bütün insanca işler kadar pis.

Sayfa 65: Yalnız olmak, işsiz olmak, aşksız olmak, en kötüsü ölü bir noktada olmak durumu üzerinde pek düşünenlerden değildi o, durumunu değiştirmeyi bilemeyenlerdendi.

Sayfa 66: Boğulmak herkesin üstesinden gelebileceği bir şey değildir. Herkesin sadece bir kez boğulma hakkı vardır. Ya ben; boğul babam boğul, sonra yine de yaşamakta devam eder bul kendini.

Sayfa 66: Tek aptallıklardır akılda kalan. Her insanın kendi aptallıkları, durmadan gülebilmesi için yeterli bir kaynaktır.

Sayfa 69: Her şey özlenebilir. Her şey tutku konusu olabilir. Her şey aynı ölçüde kutsal ve aynı ölçüde aşağılık olabilir. Tutkular çevreye göre değişen şeylerdir. Evli kadınlar toplantısında, en temiz pak aile kadını olmaya özenen aynı kadın, orospuların yanında en orospu olmayı niçin istemesin? Önemli otan istektir, hiçbir istek diğerinden soylu değildir, değildir, böyle düşünmüş olabilir Rosa gizliden.

Sayfa 71: Şu ya da bu çemberin içine girmemiş, girememiş bir bireyin gebermekten başka hakkı olmadığını anladı. Gitarını aldı eline. Adam bana kasanın yanında bir şey söylemek için gelmişti. Ne söylemek için? “Tante Rosa, Tante Rosa, I Love You” demek için mi, belki?

Sayfa 73: Evlilik birlikte edinilmiş eşyalardı ve kesin mal ayrılığı olmadıkça tam anlamıyla bitmiyordu.

Sayfa 82: Bir duyguyu tek başına yaşamak, acı çekmek tek başına, bundan sadece genç âşıklar hoşlanır. Onlar bile bunu şiire döküp acınmak, ‘aman nasıl da sevmiş’ dedirtmek isterler.


Sayfa 88: Tante Rosa bütün kadınca bilmeyişlerin tek adıdır.

25 Şubat 2017 Cumartesi

Bağışlanmanın Dört Yolu ~ 01 Şubat 2017

Ursula Atölyeleri’miz devam ediyor… Ursula’dan sıkılmadık mı, bıkmadık mı? Mümkün değil! Biz Ursula K. LeGuin’i anlamaya çalıştıkça her yeni kitap bizi büyülemeye devam ediyor. Şubat ayı için seçtiğimiz kitabımız Bağışlanmanın Dört Yolu…

Kitabın adını ilk duyduğumda bildiğimiz klasik kişisel gelişim kitaplarından gibi geldi bana. Cehaletimi lütfen mazur görün, bir kişinin bağışlanmak üzerine bir yolculuğunu beklerken ben bambaşka bir kurgu ile karşılaştım. Gezegenler arasında yolculuklar, özgürlük için başkaldırı, kadınlar, erkekler, köleler, sahipler, iktidar savaşı… Ne varsa insana dair hepsini sığdırmış kitabına LeGuin.

Kitabı Ursula’nın o gizemli isimlendirme yeteneği sonucunda okumak, kimin kim olduğunu anlamak biraz vaktimizi almadı değil. Mesajlaşmalarımızı hatırlıyorum da…
- Bu kitap daha mı zor anlaşılıyor?
- Biraz zor akıyor ama belli bir süre sonra seni içine çekiyor…
Bir de çok gıcık oluyorum, ben daha kitaba başlamadan “Ben bitirdim.” diyen kulüp arkadaşlarıma 😜.

Konudan uzaklaşmadan dönelim kitabımıza. Dört yol, dört ayrı hikaye –İhanetler, Bağışlanma Günü, Halktan Bir Adam, Bir Kadının Kurtuluşu-  gibi dursa da kitap, birbirini bütünleyen hikaye serileri aslında. Zaman kavramına bizler gibi takılmayan Bahar’ın dediği gibi bir gezegenden bir gezegene giderken bir anda 80 yıl geçiyor ve arkanızda bıraktıklarınız çoktan ölmüş oluyorlar.

Dördüncü hikâye ya da bölüm, siz nasıl adlandırmak isterseniz, diğer üç hikâyenin daha kolay anlaşılmasını sağlamak üzere kurguyu net bir şekilde anlatıyor. Ekumen neresi, Hain nerde, Yeowe neresi, Gethen de mi vardı, hangi gezegenin uydusu yoktu? Sizin de kafanız karışacak kitabı okurken, ama Ursula sizi sarsarak tüm kitabı bir anda anlayıvermeniz için tüm olayları harika anlatımıyla okuyucularına sunuyor dördüncü bölümde. Kölelik, sınıf farklılığı, kadınların erkeklerden altta görülmesi, cinsel istismarın efendiler için normal olması… Bir kadının köle olarak doğumu ile başlayan, özgür bir kadın olmak için vazgeçmediği direnişi ile süren inanması güç ama bir o kadar de gerçekçi hayat hikayesi ile. Aslında dördüncü hikayeyi okuduktan sonra diğerleri baştan okumak belki diğerlerini daha iyi anlamanızı sağlayacaktır. Bu bölüm için çok sorguladım kendimi, ben Rakam ile aynı şartlarda olsaydım, onun yaptıklarına cesaret edebilir miydim? Banu, cevabın hala kulağımda, “Edemeyiz, çünkü bizlerin kaybetmekten korktuğu şeyler var. En basit olarak bir annesin!...”

Dört ayrı bölümde dört ayrı başrol oyuncusu var. Üç hikayede başrol kadınlarda iken, asıl bizlerce kitabın anahtar bölümü olan üçüncü hikayede bir erkek başrolü oluyor. Halktan bir adam olan Havzhiva sürekli bir değişim içinde. Kendine ait olduğu bir yer, bir hayat bulmaya çalışıyor. Geleneksel yapı ile kendi değerleri arasında kalarak gezegenler arası geçişler yapıyor. Geleneklerin hakimiyetindeki doğduğu kentine ait olamama hissi ile, yeni bir hayat kurduğu, bilmek üzerine odaklanılan kenti ise aşık olduğu kadın için terk ediyor. Geri gidemeyip, ileri doğru da gidecek yer göremeyince kendi için yana gidiyor. Gittiği yerde ise oraya ait olmayı, orda var olmayı seçiyor. Bir kadın ile birlikte gelenekleri ve bildikleri ışığında yeni bir yaşam kuruyor.

Ursula hayranlığımızın giderek arttığı doğrudur. Bu kitapta zorlandığımız noktada “ya, biz artık tıkanıyor muyuz, anlayamıyor muyuz?” dediğimiz de doğrudur. Bir kere daha anladım, kulüple okunan bir kitap, bu kadar güzel insanlarla üzerinde konuşulan bir kitap insanın ruhunu besliyor, bu toplantılarda ne konuşursak konuşalım büyük bir huzur ve mutluluk ile bir sonrakini iple çektiğimiz doğrudur.

Unutmadan, Yeowe için söylenen o şarkıyı Filiz’in yetenekli kızı İrem bizleri kırmayarak piyanoda çalarak, söyledi. Ürperdiğimiz andır, Filiz’in gözlerindeki gurur hakkıdır. İrem, seni sahnede görmek için sabırsızlanıyoruz. Yüreğine sağlık 😍.



Altını Çizdiklerimiz:

Sayfa 43: “Aramızda huzur olacak mı?” dedi sonunda.
“Huzura ihtiyacın mı var?”
Bir süre sonra hafifçe tebessüm etti kadın.
“Elimden geleni yaparım,” dedi adam.

Sayfa 90: Aynı cinssisiniz, aynı ırk, aynı insanlar, renk bakımından önemsiz bir farklılık dışında her yönüyle tamamen aynı. Bir mal çocuğunu bir sahip olarak yetiştirirseniz, her açıdan bir sahip olur; bunun tersi de geçerli. Yani siz ömürlerinizi aslında var olmayan bu muazzam bölünmüşlüğü korumak için harcıyorsunuz. Benim anlamadığım şey bunun ne kadar dehşet verici bir boyutta israf olduğunu görmemeniz. Ekonomik açıdan demiyorum!

Sayfa 117: Bir seçin hakkı olduğunu bilmek o seçimi yapmaktır. Değişmek veya kalmak: Nehir ve kaya. Halklar kayalardır, tarihçiler nehir. Kayalar nehrin yatağıdır.

Sayfa 152: Hiçbir şeyi dışından değiştiremezsin. Uzakta durmakla, olanları tepeden seyretmekle, genel hatlarını almakla sadece deseni görürsün. Yanlış olanı, eksik olanı. Tamir etmek istersin. Ama yamayamazsın. İçinde olman gerek, onu dokuman. Dokumanın bir parçası olman gerek.

Sayfa 155: “Toprak üzerine toprak ile yapılan çizgiler ve renkler bilgi ihtiva edebilir. Bütün bilgiler yereldir. Bütün gerçek de kısmi,” dedi Havzhiva annesinin yani Güneş’in Varisi’nin yabancı tacirlerle konuşurken takındığı tavrın bir taklidi olduğunu bildiği rahat, teklifsiz bir vakarla. “Hiçbir gerçek başka bir gerçeği gerçek dışı yapamaz. Bütün bilgi, tüm bilginin bir kısmıdır. Gerçek bir çizgi, gerçek bir renk. Bir kez daha büyük deseni görürsen, dönüp parçayı bütün zannetmeye devam edemezsin.”

Sayfa 158: Adam gülümsedi. “Ben isyankar değilim.”
“Pöh!” dedi kadın yine. “İsyankar değil misin? Sen tam göbeğinde, bütün hareketlerin kalbinde değil miydin başından beri?”
“A, tabii,” dedi adam. “Ama isyankar bir ruhla değil. İsyan insanın ruhunda olmalı. Benim işim kabullenmek. Rıza dolu bir ruhu barındırmak. Yetişirken bunu öğrendim ben. Bunu kabul ettim. Dünyayı değiştirmemeyi. Sadece ruhta bir değişim. Öyle olsun ki dünyada bir değişim olabilsin. Dünyada hakkıyla bir değişim olabilsin.”

Sayfa 159: “Yürümeyi,” dedi adam. “Kendi halkımla yürümeyi öğrendim.”

Sayfa 168: Ama rıza göstermek ya da reddetmek nedir bilmiyordum. Bunlar hürriyetin sözleridir.


Sayfa 174: Benim bütün söyleyebileceğim hem kadın, hem erkek olarak en kolay cinselliğimiz konusunda köle edilebiliyor olabildiğimizdir. Hatta hür erkekler ve kadınlar olarak hürriyetimizi en zor muhafaza edebildiğimiz yer de orası diyebiliriz. Tenin siyasi düzenleri iktidarın köküdür.

21 Şubat 2017 Salı

Ruhlar Evi ~ 18 Ocak 2017

“Anneme, büyükanneme ve bu öyküdeki bütün olağanüstü kadınlara...”

ithafen yazmış Isabel Allende Ruhlar Evi’ni. Çok da büyüleyici yazmış doğrusu. Romanın arka kapağına göre üç kuşak ama bizce dört kuşak - Clara’nın annesinin de kendi zamanına göre yaptıkları hiç de azımsanacak şeyler değil- Şilili kadınların anlatıldığı, buram buram tarih kokan bir roman.

Isabel Allende Şili’nin seçimle işbaşına gelen ve askeri bir darbe devrilip öldürülen Marksist başkanı Salvador Allende’nin yeğeni. Ruhlar Evi’nin başkahramanlarından Clara ise bu darbeden çok önce doğuyor ve ölüyor. Clara farklı bir ailenin kızı. Annesi kadın haklarını savunan ve bunun için gösteriler yapan bir kadın. Clara ise altıncı hissine güvenen, gelecekte olacakları görebilen ve geçmişin ruhları ile iletişimde olan bir kadın. Annesi Clara’nın bu özelliğini keşfettiğinde kızına bu konuda baskı yapmak yerine, onu rahat bırakabilen bir anne. Ablası güzeller güzeli Rosa’nın ölümü ile konuşmama kararı alan ve dokuz yıl boyunca kendini sadece kendisi istediği için sessizliğe gömebilen bir kadın. Rosa öldüğünde bir çocukken, konuşmaya başladığında Rosa’nın nişanlısı ile evlenmeye karar verdiğini açıklayan kararlı bir kadın. Clara üç çocuk dünyaya getiriyor. Blanca ve ikiz erkekler. Clara’nın mistik güçleri üzerine çalışmaları çocukları ile çok ilgilenememesine yol açsa da Blanca ile özel bir bağ kuruyor. Kızını da bu konuda eğitmek için elinden geleni yapıyor. Son kuşak olan Alba ise Blanca’nın çiftlikteki kalfanın asi ve Marksist oğlu ile olan ilişkisinden dünyaya gelen gayri-meşru kızı.

Estaban, Rosa’nın nişanlısı Clara’nın kocası olarak olayların merkezinde yer alıyor. Kendisine ait bir çiftliği olan ve o zamanın Şili’sinde çiftliğinde çalışan herkese kölesi gibi muamele eden bir patron. Kendince köylülerini düşünüyor, onları mevcut düzen içinde bazı yenilikler getirmeye çalışıyor. Ancak doğruları hep kendi yörüngesinde. Çiftlikte her beğendiği ya da o an arzuladığı kadına sahip olmakta hiçbir sakınca görmüyor. O yüzdendir ki yıllar sonra gayri meşru torunu yasal torunundan bu günahın nefreti ile onun hayatını bir karabasana çeviriveriyor. Estaban her ne kadar patron olsa da, her ne kadar kendini herkesten üstün görse de evdeki kadınların istediklerini yapmalarına asla engel olamıyor. Ne eşi Clara’nın misafirleri ve mistik güçleri için çalışmaları konusunda, ne kızı Blanca’nın babasının ona uygun görmediği adama olan aşkına ve ondan çocuk sahip olmasına ne de torunu Alba’nın darbede annesi Balnca ile birlikte yoksullara yardımcı olmaya çalışmasına ve evlerinde askerler tarafından aranan kişileri saklamasına…

Romana baktığımızda dört kuşak kadın üzerinde yazılan kurgunun merkezinde yine de bir erkek kahraman olduğunu görüyoruz. Estaban; sadece ailesi ile ilişkileri açısından değil aynı zamanda Şili’nin o dönemdeki işçi sınıfı, siyasi tablosu ve toplumun bulunduğu durumda davranışları ile  ilginç ve bir o kadar da tanıdık bir tablo sergiliyordu. Üzerinde bolca konuşuldu, elbette. Estaban, Salvador Allende’nin başkanlık döneminde çiftliğinin çiftlikte çalışanlara devredilmesine şahit oluyor. Kaybettiği iktidar nedeni ile de darbenin en büyük savunucusu olarak yer alıveriyor romanda. Oysaki bu darbe ona en yakın olanlarının ölmesine ve çok fazla acı çekmesine neden oluyor. Çiftliğin işçilere devredilmesi üzerine de yoğun bir tartışma yaşadık. İşçilerin yeterli eğitime ve kendi kendilerini yönetebilme yeteneklerinden yoksun olmaları sonucunda çiftlik ne yazık ki bir harabeye dönüyor.

Blanca bende yaptığı tercihler ile soru işaretlerine neden oldu. Kızı bile kendisini bu konuda eleştirmekten geri kalmıyordu. “Annem babamı çok sevseydi, toplumdaki sosyal statüsünü kaybetmekten korkmadan onunla birlikte giderdi.” diyordu. Aşk o kadar güçlü bir duygu mu acaba, her şeyi arkanda bırakıp gitmeyi göze alacak kadar? Gerçek aşk neydi?

Alba’nın hapiste yaşadıklarını tahmin etmek zor olmasa gerek. Bazı günahların gölgeleri uzun oluyor. Nefret insanı insanlıktan çıkaran zor bir duygu. Alba’nın o kadar işkenceye karşı koyabilmesi bir mucize belki de. Alba’nın en etkileyici yanı ise bu nefret zincirini kırması. Yıllarca sürmemeli, kuşaklara aktarılmamalı diyor. Kim bu kadar affedici olabilir ki?

Ruhlar Evi’nin filmi de var elbette. Filmler okuyucunun hayallerini kısıtladığı için romanların filmleri biz kulüp üyeleri tarafından pek beğenilmez malum. Ruhlar Evi’nin filminde ise senarist artık nasıl Blanca ile Alba’yı tek bir karaktere indirdiyse izleyenlerimiz tarafından kitaptan ayrı değerlendirilmesine karar verildi. Ne de olsa Banderas’ı Isabel Allende bile suşi olarak düşünmüştü ;).

Clara, Blanca ve Alba… Üç isim de aynı anlamı taşıyor: “BEYAZ”. Bu kadınlar çok zor şartlarda, zamanlarına göre çok cesurca kararlar alıp uygulayan, istediklerini yapmak için çabalayan kadınlar. Ruhlar Evi; neredeyse her konuya dokunan bir roman. Anlattığı tarihi yönler, siyasi boyut, ekonomik can çekişmeler, toplumsal sorunlar, kadın hakları ilk başta hepimizin sayabileceği temalar. Isabel Allende bunu o kadar güzel tasvirlerle ve o kadar yalın bir dille başarmış ki kitabı o kadar sayfa olmasına rağmen elinizden bırakmadan hızlıca okuyuveriyorsunuz. Clara’nın evini de, Estaban’ın çiftliğini de ve ne yazık ki Alba’nın yaşadıklarını da kolayca kafanızda şekillendiriveriyorsunuz.

Biz çok sevdik Ruhlar Evi’ni. İyi ki okuduk, siz de mutlaka okumalısınız…



Ve gelelim bana. Not tutmayınca, uzunca bir süre geçince de ben kitapların hakkını veremiyorum. Denedim, anladım, akıllandım😓. Daha da kalemsiz, deftersiz gitmem ben kitap kulübüme 😏.