atölye etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
atölye etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

15 Aralık 2016 Perşembe

Lavinia ~ 30 Kasım 2016

Bazen Oblomovluk damarlarımda geziniyor, karar alıyorum, hemen yazacağım diyorum, ama olmuyor. Baktım on beş gün olmuş Lavinia konuşalı, parmaklarımı çalıştırma zamanı dedim, sönmeden içimdeki Lavinia ateşi.

Söner mi onu da bilemem, ziyadesiyle Ursula büyülemeye devam ediyor. Kadının gücü üzerine yazılmış harika bir romanın bizleri, beni sarmaması zaten imkânsız. Vergilius; Roma İmparatorluğu’nun Troyalılar’dan Aeneas tarafından kurulduğunu anlatır destanında. Yiğit, güçlü ve bilge savaşçı Aeneas hiç ayak basmadığı topraklarda diğer kral ve prenslerden oluşan rakiplerini yenerek, kendi tanrılarının ona bahşettiği kehaneti gerçekleştirmek için Latium kralının kızı Lavinia'yla evlenir. Destanda Lavinia'nın kadın olarak ne belirgin bir rolü, ne de kendine ait bir sesi vardır. Ursula ise bu kitap ile destanı güçlü bir kadın ile tamamlamaktadır.

Lavinia, bir kadının çocukluğu ile başlayan, evlat, sevgili, eş ve anneliği üzerine bir kadının hikâyesi. Anlatım dili fantastik gibi gelmese de, savaş meydanı, saray, orman, adak için gidilen mağara, kehanetler, her şey o kadar güzel tasvir ediliyor ki, bu fantastik kurguda ya siz Lavinia oluyorsunuz ya da bir film gibi Lavinia’yı izliyorsunuz. Bu şiirsel dil, bu defa bilim kurgu yerine mitolojik bir anlatımla karşımızda. Okuduğumuz diğer romanlarından çok farklı, Ursula’nın son dönem kitapları daha kadın merkezli ve kadın odaklı, ki Lavinia da bu kitaplardan biri.

Lavina ne mi yapıyor? Roman boyunca defalarca karışan ve yıkılmaya yüz tutan bir topluluğu gelip toparlıyor ve bir imparatorluk kuruyor. Bugünkü Roma’nın temellerini atıyor. Tarihsel ve mitolojik öğeler iç içe geçiveriyor. Kurgu, efsane, tarih… Hala ayrıştıramadım bu üçlüye ait olayları kafamda, ama böyle de kalsınlar, ben böyle sevdim Lavinia ve Roma’yı.

Kitapta mitolojik öğelere fazlasıyla değinilmiş. Bildiğimiz kral ve kraliçelerin aksine kitapta iktidarda olanlar, tanrıların elçileri ama halklarının hizmetkarı olarak bu görevi yerine getiriyorlar. Tanrıları için her gün dua ediyor, onlara adanacak hayvanları kendileri besliyorlar, seçiyorlar, kurban edip her türlü işi kendileri yapıyorlar. Törenleri ve ritüelleri halk için kendileri yerine getiriyorlar. Tanrılar insanlarla birlikte gidiyor her yere. Roma’nın enerjisinin nereden geldiği üzerine mitolojik bir anlatım bizi büyülüyor.

Farklı birçok ilişki var bu kitapta. Anne-kız, anne-oğul, baba-oğul, karı-koca, kadın-erkek, erkek-erkek. İlişkiler üzerine uzun uzun konuştuk aslında, ama onları yazsam kitabı okunmaz hale getiririm, merakınız öldürmeyeyim. Kısaca şöyle bir üzerinden geçiverelim. Her ilişki o kadar güzel tanımlanmış ki, oradaki duyguların size geçmemesi imkânsız bir şey. Lavinia ile şair başlı başına konuşulacak bir konu, bununla birlikte Lavinia ile Aeneas arasındaki çekim oldukça etkilemişti bizi ama ben kendi adıma burada acayip bir sorgulama yaptım. Bunun üzerine de çok soru sordum bizim cadılara. Meşhurdur benim dibine kadar sorgulamalarım, savcı olurmuş benden, elimin hamuru ile mühendislik neyime :P.  Takıldığım nokta, kitapta bir çok kehanete yer verilmesi, bu kehanetlere sonuna kadar inanarak bir kadının kehanetler uğruna savaş çıkmasını, bir çok insanın ölmesini göze alması ne kadar mantıklıydı? Cevaplar beni ikna etti, kehanet bir büyücünün ya da başka birinin suya bakarak, bakla atarak ortaya koydukları değildi burada, aksine kişinin atalarından ona miras kalan bir özelliği, içinden gelen sesleri dinlemesi ve kendi yorumlama gücüydü. Kısacası kehanete yeni bir bakış açısı vermiş oldular, sağ olsunlar.

Okul zamanı malum, toplantılardan erken ayrılmam gerekiyor, ben kalktıktan sonra neler konuşuldu hep aklım bizimkilerde kalıyor. Yapacak bir şey yok, annelik…

Kitap için son cümlem, mutlaka okuyun…



Altını Çizdiklerimiz:

Sayfa 51: Bir kız baba evinde, hayatının geri kalanını sürgünde yaşayacak bir kadın olmak üzere neden büyütülür?

Sayfa 61: Hepimiz kendi ahiretimize tahammül etmek zorundayız.

Sayfa 64: Yine de intihar ihanete verilmiş korkakça bir cevap gibiydi.

Sayfa 66: Acımasızlık zayıflara göredir.

Sayfa 71: Bir hiçsin adeta. Tutulmamış bir söz gibi. Bunun telafisi yok şimdi.

Sayfa 74: Yüreğimizde bu ateşi yakan tanrılar mı, yoksa her birimiz derin arzularımızı tanrı haline mi getiriyoruz?

Sayfa 76: Adalete hasretim, ama adaletin ne olduğunu bilmiyorum. İhanete uğramak kötü. İnsanın ihaneti kaçınılmaz kıldığını bilmesi daha da kötü.

Sayfa 76: Hepimiz tesadüfiyiz, koşullara bağlıyız. İçerleme aptalca ve yüce gönüllülükten uzak bir duygu, öfke bile yetersiz.

Sayfa 187: Erkekler kadınlar için sadakatsiz, değişken yakıştırmalarında bulunurlar ve bu lafları her daim tehdit altında olan cinsel onurlarından kaynaklanan bir kıskançlık içinde söyleseler de, sözlerinde doğruluk payı vardır. Biz hayatımızı, varlığımızı değiştirebiliriz; istesek de istemesek de değiştiriliriz. Ay değiştiği halde nasıl ki tekse, biz de bakire, eş, anne, büyükanneyizdir. Erkekler ise bütün o tez canlılıklarına rağmen neyse odurlar, togalarını giydikten sonra bir daha değişmezler, bu yüzden bu katılığı bir erdem haline getirir ve onu yumuşatıp kendilerini özgürleştirebilecek her şeye direnirler.

Sayfa 189: Bence insan büyük bir mutluluğu kaybedip de onu hatırlamaya çalıştığında, üzüntüye davetiye çıkarmış olur yalnızca; halbuki sürekli mutluluğu düşünmezse onu yüreğinde ve bedeninde bulabilir kimi zaman, sessiz, sedasız ama kalıcı.




 


6 Ekim 2016 Perşembe

Dünyaya Orman Denir ~ 3 Ekim 2016

Doyamadık Ursula K. LeGuin okumaya, etrafımdaki kişilerin düşlerini etkileyecek kadar ondan ve kitaplarından konuşur olmuşum. Doymak ne kelime, anlamaya çalışmak, her kitabında onunla yeni bir dünya keşfetmek ne keyif verici, ne öğreticidir benim için bilemezsiniz. Ursula denince gözleri parlayan kadınlardan oldum, tıpkı diğer Ursula Cadıları gibi.

Yerdeniz Serisi bitti ama biz Ursula Atölyelerimiz’e Dünyaya Orman Denir ile devam etme kararı aldık. Çok sevdik, çok içselleştirdik.

Ursula, bu defa sizi işgal edilen bir gezegene götürüyor. Athshe insanları, Arzlı istilacılara –onlar kendilerini insan olarak tanımlıyorlar- göre “Yaratıkçıklar”, kendi dünyalarını – ki onların dünyası orman– korumak için öldürmeyi ve savaşmayı öğreniyorlar. O güne kadar asla saldırmamış, öldürmemiş olan Athsheler'den tüm vücudu tüylerle kaplı ve Arzlılar’ın yarı boyundaki Selver’ın istilacılara neden başkaldırdığını yazmak doğru olmaz elbette. Ancak, Selver’ın bir köle iken, tek saldırma şekli şarkı söylemek iken bütün adayı arkasına alarak bu savaşın “Tanrı”sı olmasını siz de okumak istersiniz sanırım.

Kitapta insanların kendilerine yaşam alanı kurmak, kamplarını oluşturmak, gemilerine yer açmak ve fahişelerini bu gezegene getirmek için ağaçları kesmek üzerine gerçekleştirdikleri sömürgecilik politikası ile tanışıyorsunuz. Tabii ki çok tanıdık, Ursula bile bu kitabında Vietnem Savaşı’na karşı fikirlerinin olduğunu belirtmiştir.

Athsheler ile ilgili aslında biraz tanımlama yaptık ama en büyük yetenekleri düş görebilmeleri. Onlar için iki zaman var, dünya-zaman –ki Arzlılar buna gerçek zaman diyorlar- ve düş-zaman. Athsheler’e göre ise bu iki zaman birbiri ile tamamen iç içe, bağlı. Kişinin delirmemesi, hayata sıkı sıkıya tutunabilmesi için düş zamanına mutlaka gitmesi gerekir. Selver'da bir düş gören ya da hala düş görebilen.

Selver’ı kölesi olarak kullanan Lyubov, Selver’ın hayatını kurtardığı andan itibaren, onunla dost olmak ve onların dilini öğrenmek için çalışmıştır. Ahh, tabii ya Lyubov kim? İstilacıların bilim adamı. Sömürülen yerin halkı hakkında raporlar yazmakta. Onun için en ilginç olay düş-zaman tabii sonrasında Athsheler’deki değişim oluyor.

Lyubov ile Selver arasındaki dostluk üzerine bayağı bir tartıştık. Selver, aslında bir denek değil miydi? Zaten Lyubov’un amacı onu gözlemlemek değil miydi? Lyubov da ne kadar dostum derse desin, bu tüylü yaratıkçıkları hor görmüyor muydu?

Selver’ı kim mi çıldırttı? Tabii ki bir erkek, Davidson. Kadın olmasını bekleyemezdik değil mi? :P Yoksa bir kadının da bu olaylarda yer aldığını buraya yazsak, kitaba olan ilginizi azaltır mıyız? Davidson, bir asker, yaratıkçıları, ormanı, kadınları asla umursamayan, her şeyi kendine isteyen kısaca egoist bir istilacı. Verilen sözleri tutmak mı? Davidson’dan bunu asla beklemeyin.  

Kitapta, iyi ve kötü arasında bir çekişme var. Arzlılar’ın kendine insan deyip, Athsheler'e yaratıkçık demesi, Athsheler’in de bunun aksine Arzlılar’ı insanımsı görmeleri ve kendilerini insan olarak nitelendirmeleri güzel bir ironi olarak hafızalarımızda yer etti. Aslında insan nedir, iyilikleri yüklüyoruz ya hep insan olmak adına, insan yaptığı iyilikler ile de kötülükler ile de bir bütün değil midir? Sanırım öncelikle bunu kabul etmeliyiz.

Aslında kitapta en can alıcı nokta düş zamanıydı. “Keşke Ursula bu konuya daha bir derinlemesine girseydi”, diye serzenişte bulunduk. Aradığımız cevap Ursula’da gizliymiş. Bakın kendi eseri hakkında nasıl yorum yapmış:

“Yazmak çoğunlukla zor ama keyifli bir iştir benim için; bu öyküyü yazması kolaydı ama pek keyifli değildi. Bana hiç seçenek bırakmadı. Ülserli bir patronun sekreterine mektup yazdırması gibi yazdırdı kendini bana. Ben orman ve düş üzerine yazmak istiyordum; yani belirli bir ekolojiyi içeriden bir bakışla betimlemek, biraz da Hadfield'in ve Dement'in uyku düşlerinin işlevleri ve düşün yararları üzerine görüşleriyle oynamak istiyordum. Ama patron ekolojik dengenin tahrip edilmesinden ve duygusal dengenin reddedilmesinden bahsetmek istiyordu. Oyun oynamak istemiyordu. Ahlak dersi vermek istiyordu. Ahlak dersi veren öyküleri pek sevmem, çoğunlukla iyilik duygusundan yoksun olurlar. Umarım bu öykü öyle değildir. Madem bir kere ahlak dersi vermek zorunda kaldım, şunu söyleyebilirim bir tek. Don Davidson olmak Raj Lyubov olmaktan daha da acı vericidir.”

Düş zamanı, bizce gerçek ile bağlantı kurulan zamandı. Dünyadan bağlantınız kopmadan, iç dünyanız ile iletişimde bulunabildiğiniz bir zaman. Bu belki bir yetenek, sadece Athsheler’in sahip olduğu değil. Hepimiz düş görüyoruz, ama düşlerimiz üzerine düşünmüyoruz. Ortak imgeler üzerine konuşmak rüya tabirciliğinden ileriye gitmese gerek. Bizim için düş zamanı, kendimize yolculuk. Önemli olan niyet etmek…

Bu arada Athsheler size tanıdık geldi mi? Avatar’dan mı yoksa ;) ?



Dünyaya Orman Denir’den Altını Çizdiklerimiz:

Bloğumuzu takip edenler bilirler, her kitaptan bize özel gelen, düşündüren ya da anlayamadığımız yerleri çizeriz. Kendi adıma kulüpten önce asla bir kitabıma çizmeyi bırakın, nokta koymazdım. Şimdilerde ise kitabın altını çizmeden, bir yerlerine notlar almadan okuduğumu hissetmez oldum. Ursula atölyeleri ile değişen bir şey daha var, hepimiz neredeyse aynı yerlere odaklanır olduk. Ursula Atölyeler’inde soru sormak o kadar keyiflidir ki? Bunları da buraya yazmasam çatlardım sanırım :D.

Sayfa 66: Gerçek şu ki, bir erkeğin gerçekten ve tamamen bir erkek olduğu tek an, bir kadını becerdiği, ya da başka bir erkeği öldürdüğü zamandır.

Sayfa 69: Kurallara uymaya alışkın, sıkı bir organizasyonu ele geçirmek bağımsız karakterlerle dolu gevşek bir organizasyonu ele geçirmekten daha kolaydı ve askeri savunmayla saldırı operasyonlarında komutayı bir kez ele aldıktan sonra, bir arada tutmak daha kolaydı.

Sayfa 72: Hepsinden çok da Orman ve Dünya anlamına gelen Athshe. Arz, terra, tellus aynı anda hem toprak hem de gezegen anlamına geliyordu. Ancak Athsheliler için toprak, yer ve arz ölülerin geri döndükleri ve canlıların onun sayesinde yaşadığı bir şey değildi: onların dünyasının maddi özü toprak değil ormandı. Arzlı insan çamur, kırmızı tozdu. Athsheli insan dal ve köktü. Resimlerini taşa değil, sadece ve sadece tahtaya kazırlardı.

Sayfa 73: Yapılmış hatalar düzeltilemezdi fakat en azından artık yapılmıyorlardı.

Sayfa 75: Saldırgan olmamak onlara bu kadar içkinken, kültürlerinden, toplumları ve bilinçaltlarına kadar, "düş-zaman"larına ve belki de fizyolojilerine kadar? Sınırsız bir zulmün bir Athsheli'yi insan öldürecek kadar kışkırtılabildiğini biliyordu: bunu görmüştü, bir kez. Parçalanmış bir toplumun benzer tahammül edilemez haksızlıklar yüzünden benzer şekilde kışkırtılabileceğine inanmak zorundaydı.

Sayfa 79: Fakat yaşlı kadınlar herkesten farklıdır, düşündüklerini söylerler. Athsheliler yaşlı kadınlar tarafından yönetilir, bir yönetimleri olduğu söylenebilirse. Zihin erkek, siyaset ise kadın işi, ahlak da bu ikisinin etkileşimi: bu onların düzenlemesi. Hem cazip hem de işe yarıyor - onlar için. Yönetimin tüm o gelinlik doğurgan büyük memeli genç kadınlarla birlikte birkaç da büyükanne göndermesini isterdim. Mesela şu geçen geceki kız, gerçekten çok tatlı, yatakta da tatlı, iyi bir kalbi var, fakat Tanrım bir erkeğe bir şey söylemesi kırk sene alır...
Fakat yaşlı ve genç kadınlarla ilgili düşünceleri arasında şok hep devam etti, tanınmasına izin vermeyeni tanımanın sezgisi.

Sayfa 80: Düşgörmeyi tamamen uyanıkken yapmayı bir kez öğrendiğiniz, ruh sağlığınızı aklın bıçak sırtında değil de çifte dayanakta, akılla düşün ince dengesinde dengelediğinizde, bunu bir kez öğrendiğinizde, artık unutamazsınız, tıpkı düşünmeyi unutamayacağınız gibi.

Sayfa 82: Çünkü eğer intihar edenin öldürdüğü biz diğerleriyse katilin öldürdüğü de kendisidir; ancak bunu tekrar, tekrar, tekrar yapması gerekir.

Sayfa 83: Arkadaşınızı satarak bir halkı kurtaramazsınız.

Sayfa 85: Selver, gerçekten, yetenekli bir yorumlayıcıydı, fakat o yeteneğin dışavurumu, dünyasına tam anlamıyla yabancı bir dilin girmiş olmasıyla bir rastlantı sonucu mümkün olmuştu ancak. Sha'ab düş ve felsefe dilini, Erkek Dili'ni günlük konuşmaya çeviren miydi? Fakat, tüm Düşgörenler yapabilirdi bunu. Peki imgelemini uyanık hayata çevirebilen olabilir miydi: Athsheliler için aynı derecede önemli, bağlantıları yaşamsal ama muğlak olan iki gerçeklik arasında, düş-zamanla dünya-zamanı arasında köprü görevi yapan. Köprü: Bilinçaltı algılarım yüksek sesle söyleyebilen. O dilde "söylemek" yapmaktır. Yeni bir şey yapmak. Değiştirmek ya da değiştirilmek, temelinden, köklerinden. Çünkü kök düştür. Ve çevirmen tanrıydı. Selver halkının diline yeni bir kelime sokmuştu. Yeni bir şey yapmıştı. Kelime, fiil, öldürme. Sadece bir tanrı Ölüm gibi büyük bir yabancıyı dünyalar arasındaki köprüden geçirebilirdi.

Sayfa 87: Böylece seçimini, bir seçim yaptığını bile bilmeden yaptı.

Sayfa 98: Söz vermenin ne olduğunu bildiğinizden emin değilim. O seferki çok çabuk unutulmuştu.

Sayfa 99: Gerçekçi, hem dünyayı hem de kendi düşlerini bilen kişidir. Sizin aklınız başınızda değil: binde biriniz bile düşgörmeyi bilmiyor. Uyuyorsunuz, uyanıyorsunuz ve düşlerinizi unutuyorsunuz, tekrar uyuyorsunuz, tekrar uyanıyorsunuz ve bütün hayatınızı böyle geçiriyorsunuz ve bunun hayat, gerçek olduğunu sanıyorsunuz! Siz çocuk değil, yetişkin insanlarsınız, ama delisiniz. Sizi, bizi çıldırtmadan öldürmek zorunda kalmamızın nedeni de bu. Şimdi git ve diğer delilerle gerçekler hakkında konuş. Uzun ve iyi konuş!"

Sayfa 129: "Bazen bir tanrı gelir," dedi Selver. "Bir şeyi yapmak için yeni bir yol, ya da yapılacak yeni bir şey getirir. Yeni bir şarkı söyleme biçimi veya yeni bir ölüm şekli. Bunu dünya-zaman ile düş- zamanı arasındaki köprüden getirir. Bunu yaptığında, artık yapılmıştır. Dünyada var olan şeyleri, düşe geri gönderip orada duvarlar arasında tutarak, olmadığını farz edemezsin. Bu deliliktir. Var olan, vardır. Rol yapmanın yararı yok, artık öldürmeyi bilmediğimizi söyleyemeyiz."


1 Temmuz 2016 Cuma

Tehanu ~ 29 Haziran 2016

Ursula yazıyor, hem de mükemmel yazıyor. Yerdeniz serisinin ilk üç kitabından sonra uzun bir ara vererek neleri biriktirdiyse, Tehanu’da hepsini bize sunuyor. Hem de nasıl bir sunuştur. Ursula Atölyemiz’in dördüncü kitabı için toplanmayı sabırsızlıkla bekledik. Hepimiz yine çok heyecanlıydık.

Serinin bu kitabında her şeyi açık ve net olarak ortaya koyuyordu, Ursula. Yaşlanmak, yaşlanmayı kabul etmek üzerine odaklanılan kitapta, çağrışımlar sembollerden daha da arıtılmıştı, belki de bu yakınlık kitabı çok daha sevmemize neden oldu.

Serinin ilk üç kitabında Ged’in maceralarında yanında olan tüm karakterler bu kitapta bir araya geliyor ve sizi Therru adında kendi annesi, babası ve yakınları tarafından en ağır şekilde cezalandırılan yanmış, tecavüze uğramış ve ölüme terkedilmiş küçük bir kızın hayata tekrar tutunması noktasında farklı sorgulamalara sürüklüyor. Ne yazık ki “cezayı haketmiştir” kabullenişi üzerinden, küçücük bir kızdan toplumun korkması kitap boyunca sizi mutlaka rahatsız edecektir.

Ged’in tüm güçlerini kaybetmesi sonucunda, negatif eril olarak çocuklaşması, bundan hayıflanması, bunu kabullenememesi yaşlılık ile ilgili en temel duyguları ortaya seriyordu. Ged’in gücün zirvesini gördükten sonra, en iyi şekilde yaşadıktan sonra bu şekilde bir düşüşte daha olgun olması bekleniyor. Peki, olabiliyor mu? Spoiler vermeyelim, okumak isteyenleri üzmeyelim.

Tenar ise Ged’in aksine kendi gelişimi ile tamamen barışmış, içinde herhangi bir pişmanlık olmadan hayatındaki Arha-Tenar-Goha-Tenar dönüşümünü kabullenmiş durumdadır. Arha, karanlıktan aydınlığa çıkış yolunu nasıl bulmuş ve karanlık yanını kabullenmişse, yutulmuş olmaktan halkayı birleştiren Tenar olmuştur. Ogion’un öğretilerini bırakmayı seçerek, Goha olarak bir çiftçinin eşi ve iki çocuk annesi olmayı tercih edebilmiştir. Bu kitapta ise Tenar aynı şekilde içindeki ateşi yönetmeyi öğrenerek, kendi ailesinin ölümünü istediği Therru’yu yanına almakta tereddüt etmemiştir. Tenar’ın, ateşini de kabullenerek, ruhu ile barışmayı büyük bir teslimiyet ile gerçekleştirebilmesi kadının gücünü açıkça ortaya koyuyor. Geriye dönüp baktığında ise yaptıklarından ve seçimlerinden asla hayıflanmadığı, aksine kendi içindeki tüm kadınlarla barışık olduğu açıkça görülmektedir. Küçük bir spoileri de buraya yerleştirelim. Atuan Mezarları’nda beklediğimiz Tenar-Ged ilişkisi için tüm sorulara cevaplar da bu kitapta ;). 
           
Kitapta en çok tartıştığımız nokta Ged’in ve Kral’ın Tenar için kurtarıcı rollerde olmalarıydı. Kurtarıcılıkta bir himaye mi söz konusu olduğu üzerinde müthiş fikirler savunuldu. Erkeklerin kadın üzerinde bu kurtarıcı rolleri ile himaye altına almaları dolayısıyla kadın üzerinde baskıları, Tehanu’da himaye boyutuna taşınmadan bir uzlaşma ile son buluyor. Tehanu başı sıkıştığında ona yardım eden erkekler ile kalmak yerine kendi yoluna gidiyor, bir an bile bir tereddüde ya da şüpheye yer vermeden...

Bu noktadan sonra; kadının kendi gücüne rağmen, kendini bilerek aşağıya çekişi üzerine odaklandık. Kadın, kendi gücünü tabiri caizse kendi içine tıktıkça, negatif dişi özellikleri ortaya çıkıyor. Kıskançlık, sinsilik ve laf sokmalar ise bu şekilde ortaya çıkıyor. Bu belki de “güçsüzlerin meşru gücünü” kullanmak olarak özetlenebilir.

Gelişim, değişim, içimizdeki farklı benlerle barışmak ve denge kurmak üzerine odaklandığımızda dengenin tanımı üzerine odaklanıyoruz. Denge, normal olmak değildir, normal nedir, neden normal olmak zorundayız ki? Hepimizin yarım yanları var, tam olmadığımız için yarım yanlarımızı yüceltme peşinde koşuyoruz, ne yazık ki yarımlarımızı kucaklamak yetmiyor bize, öylece kabul etmek, evet ben buyum demek.  
  
Serinin her kitabında daha da tat alıyoruz. Belki o yüzden çoğumuzun serideki en çok sevdiği kitap şu an için Tehanu. Öteki Rüzgar’ı okuyunca ne hissedeceğiz? Hepimiz sabırsızlıkla cevaplarımızı bekliyoruz…


Tehanu’da Altını Çizdiklerimiz:

Sayfa 11. "Şimdi," dedi, "sen bir kozasın. Sabah olunca bir kelebek olup kozanı çatlatıp çıkacaksın."

Sayfa 34. Büyücülük bir erkek işiydi, bir erkek ustalığı; büyü erkekler tarafından yaratılmıştı. Hiç kadın büyücü olmamıştı. Birkaç kadın kendisine büyücü veya sihirbaz dese de güçleri terbiye edilmemiş, kuvvetleri de yarı önemsiz, yarı tehlikeli, sanattan veya bilgiden yoksun olmuştu.

Sayfa 67. Evet. Sen git, dedi adam ve kadın, bir kadına hükmeden zorunluluklar karşısında bir erkeğin vurdumduymazlığını düşünerek gitti. Zorunluluklar: Birilerinin uyumakta olan çocuğun yakınlarında olması, birinin özgürlüğünün diğerinin özgürlüksüzlüğü anlamına gelmesi gibi; eğer onun şu anda iki bacağı üzerinde yapmakta olduğu gibi Önce biri sonra diğeri, bu harikulade sanatın, yürüyüş sanatının uygulamasında olduğu gibi, ileri doğru hareket eden bedendeki denge gibi, sürekli değişen, hareketli bir denge sağlanmazsa...

Sayfa 70. "Ölümden geri gelmek uzun bir yolculuk olsa gerek bir ejderhanın sırtında olsa bile. Zaman gereklidir. Zaman ve sükûnet, sessizlik, hareketsizlik. İncindin. İyileşeceksin."

Sayfa 82. Fakat öyle olduğu halde onun utancını ve utancından duyduğu ıstırabı anlamadığını hissetti. Belki de sadece bir erkek böyle hissedebilirdi. Kadınlar utanca alışırlardı.

Sayfa 93. "Neden bu kadar korktuğunu bilmiyorum," dedi. "Şey, biraz biliyorum ama neden bu kadar utanç duyduğunu anlayamıyorum. Yalnız, ölmüş olmayı dilediğini biliyorum. Yaşam denen şeyden anladığımın, insanın yapması gereken işi yapması, bunu yapabilmesi demek olduğunu biliyorum. Bütün kıvanç, bütün şeref, her şey bu. Eğer işini yapamazsan, bu ellerinden alınırsa, o zaman neyin faydası olur? Bir şeylere sahip olmak zorundasın... "
Yosun bunları irfan sözleriymişçesine dinleyerek başıyla onayladı, ama kısa bir sessizlikten sonra, "Yaşlı başlı bir adamın on beş yaşında bir oğlan çocuğuna dönmesi tuhaf bir şey olsa gerek! "dedi.

Sayfa 131. Bir barbar; onların intizamı karşısında kaba. Fakat artık genç bir kız olmadığı için dehşete düşmedi, sadece erkeklerin kendi dünyalarını nasıl böyle bir maskeler dansı düzenine soktuğunu ve bir kadının da bu düzende nasıl bu kadar rahatlıkla dans edebildiğini merak etti.

Sayfa 133. Genç adam azap çekmenin ne demek olduğunu öğrendiğini zannediyordu, ama tekrar tekrar öğrenecekti bunu, bütün yaşamı boyunca; hiçbirini de unutmayacaktı.

Sayfa 174. Sanki bütün hayatımız boyunca kapıları kilitleyip duruyor gibiyiz. Yaşadığımız yer evin içi.

Sayfa 179. “Benim sözlerimi dinliyor ama sadece kendisi öyle istediği için.”
"Söz dinlemenin tek haklı sebebi de budur zaten”, diye düşüncesini belirtti Ged.

Sayfa 181. Ne silah, ne de kadındır erkeği erkek yapan ne de büyücülük, ne de herhangi bir güç; kendinden başka hiçbir şey bunu yapamaz.

Sayfa 188. Çünkü kıymetlisiniz.

A, evet. Biz değerliyiz. Güçsüz olduğumuz sürece...
……
Şeref benimdi, ama bir erkek tarafından, Tanrı-kral tarafından verilen güç ondaydı.
……
“Erkekler kadınlardan neden korkar” dedi.
“Eğer bir insanın kuvveti sadece bir diğerinin zayıflığıysa, korku içinde yaşar”, dedi Ged.
“Evet; ama kadınlar, sanki güçlerinden korkuyor, kendilerinden korkuyorlar.”
“Kendilerine güvenmeleri hiç öğretiliyor mu onlara?”, diye sordu Ged.
“Hayır”, dedi. "Güven bize öğretilen bir şey değil. Eğer güç, güven olsaydı”, dedi kadın. "Bu sözü seviyorum. Eğer mesele bu birbiri üstündeki düzenlemeler olmasaydı, krallar ve ustalar ve büyücüler ve sahipler… Bunların hepsi çok gereksiz görünüyor. Gerçek güç, gerçek özgürlük güvende yatar, zorlamada değil."

Çocukların anne ve babalarına güvendikleri gibi, dedi adam. Her ikisi de sessiz kaldı.

10 Nisan 2016 Pazar

Yerdeniz Büyücüsü ~ 6 Nisan 2016

Kitap kulübü kuralım mı biz de diye başlayan günlerden bu günlere geldik. Hangi günler mi? Kendini geliştirmek için, büyümek, öğrenmek ve sevgimizi daha da büyütmek için yapabileceğimiz, daha da yapabileceğimiz ne olur diye düşünen kadınlar haline geldik.

Ursula K. Le Guin zaten okuduğumuz bir yazardı. Daha önceden kendisiyle tanışan grupta gurularımız elbette vardı, hatta Deniz’imizin instagram ismi de Atuan’dır, o kadar diyelim sizlere. Bizde adet önce yazar belirlenir sonra kitabı. Ursula yazar olarak seçildiğinde hangi kitap diye konuşulurken, Yerdeniz serisinin altı kitap olarak bir ayda okunup tartışılmasının zor olduğuna karar verilerek, Karanlığın Sol Eli okunmuştu, cinsiyetsiz bir yaşam ve Ursula ile tanışmıştık.

Yetti mi, elbette hayır, yetmemiş olmalı ki Sıla dedi ki ben bu grupla Yerdeniz serisini okumak istiyorum. İyi ki de demiş. Bizler her ay farklı bir yazar için toplanırken, geçmiş yıllarda yetmemiş ayda bir de atölye adında farklı tatlar denemeye karar vermiştik. Yerdeniz serisini de bu atölyelerin yeni konusu olarak belirledik. Ursula’cı arkadaşlarımız Yerdeniz Büyücüsü ile başlayan seriyi daha iyi anlamamız için Kadınlar, Rüyalar ve Ejderahlar’ı da birlikte okumamızın daha iyi olacaklarını beyan edince, bu ayki atölyede iki kitabın üzerine odaklandık.

Ursula, deniz tanrıçalarından birinin adıdır, deniz dışındaki canlıları ahtapot kolları ile yakalayarak denizin derinliklerini çeker. Ursula da kendi adının hakkını vererek, Yerdeniz Büyücüsü’nde bizi ruhumuzdan yakalayarak, benliğimizin derinliklerine çekiyor. Kadim bilgiyi bizimle paylaşırken, kendi içsel yolculuğumuzda bize eşlik ediyor. 

Kitapta Ged’in büyücülük yeteneklerini geliştirmek ve büyücülüğü öğrenmek için yaptığı yolculuk anlatılmaktadır. Bir çok arketipin yer aldığı kitapta Ged, büyücülük yolculuğu boyunca gölgeleri ile benliğini bulmaya çalışmıştır. Gölge, bir kişinin reddettiği tüm tarafları olarak algılanmalıdır, aydınlık da olabilir karanlık da. Aydınlık taraflarına altın gölge demek kavram karmaşasını belki de ortadan kaldırabilir. Gölgesinden kaçan Ged, sonunda karanlık yanlarını kabul etmek için gölgesini kovalayan olarak kitapta dönüşümünü tamamlamaktadır. 

Kitapta herkesin kendi ile özdeşleştirdiği, ona özel gelen yerler vardı ama isim ile ilgili olan belirtimler hepimizi etkilemişti. Öyküde her şeyin, doğada var olan her şeyin kendine özel bir ismi vardı. Bir insan bu ismi bilmediğinde ise o şeye, bu bir balık da olabilir, bir deniz de, bir insan da hükmedemez, onu tam olarak anlayamazdı. Bu nedenle de herkes gerçek adını saklamaktaydı. Ged’in ejderha ile olan sınavında Ged ejderhanın adını bulmaya çalışmış, ama büyücülük okulundaki arkadaşı ise ona adını hediye etmişti. Ged’e güvenmiş ve kendini ona teslim etmişti. Belki de bizim günümüzde etiket olarak aldığımız isimlerimizi Kızılderili kabilelerinde çocukların belli bir yaşa gelinceye kadar verilmeme nedeni de budur. Kişiye uygun, onun ruhunu ve benliğini simgeleyecek bir isim… Günümüzde ne isimler var deyip, koptuğumuz an da sanırım tam bu arada patlak verdi :).

Bir de aramızda hiç fantastik edebiyat okumamış, tepkili olmuş kişiler de vardı. Tanıştık efendim, hepimiz fantastik edebiyatın büyülü güzelliği ile tanıştık. Sorguya çektik kulübümüzdeki Ursula’cıları, Tolkien’den farklı olan neydi gibisinden? Cevap çok netti, Ursula’da karakterler erkek de olsa erkek hakimiyetinden ziyade insan işlenmişti. 

Kitabın adı Yerdeniz Büyücüsü ise büyüleri konuşmamak olmazdı. Özetini yazalım “Söz büyüdür, büyü söz!”. Büyümek de bir büyüydü. Ve hemen dedik ki “6 dakika”mız gelmiş. 6 dakikacılar buradan o zaman. 



Sonuç olarak, kadim bilgi ve içsel yolculuk severler, siz de başlayın Yerdeniz Büyücüsü ile. Atuan Mezarları’nda görüşmek üzere…

Yerdeniz Büyücüsü’nden Altı Çizilenler:


Sayfa 13. Bir kadın büyüsü kadar zayıf. Bit kadın büyüsü kadar habis.

Sayfa 16. Fakat güç, sadece ihtiyacı olduğunda ortaya çıkmaz: Bilgi de olması gerekir.

Sayfa 23. “Ama daha hiçbir şey öğrenmedim !”
   “Çünkü benim ne öğrettiğimi henüz keşfedemedin.”

Sayfa 24. Duyabilmek için susmak gerekir.

Sayfa 29. Bir şey söylemeden veya bir şey yapmadan önce, ödemen gereken bedeli bilmen gerekir!

Sayfa 38. Akıllıya soru gerekmez; aptal ise boşuna sorar.

Sayfa 48. Roke Adası'nı meydana getiren taşlardan biri, insanların üzerinde yaşadıkları kuru topraktan bir parça. O, kendisi. Dünyanın bir parçası. Gözbağı ile onu bir elmas ya da bir çiçek, bir sinek, bir göz ya da bir alev gibi gösterebilirsin..." Usta anlattıkça, taş şekilden şekile giriyordu; sonunda tekrar taş oldu. "Ama bu sadece bir görüntü. Gözbağı, sadece onu gözleyenin duyularını kandırır; insanın onu gördüğünü, duyduğunu veya hissettiğini zannetmesini sağlar. Ama nesneyi değiştiremez. Bu taşı bir elmas yapabilmen için onun gerçek ismini değiştirmen gerekir. Ve bunu da yapmak demek oğlum, bu kadar ufak bir parçasını değiştirsen de, dünyayı değiştirmen demektir. Fakat sonucunun ne gibi bir hayır veya şer getireceğini bilmeden, tek bir şeyi bile, ne bir taşı ne bir kum tanesini dönüştürmemelisin. Dünya bir denge içindedir, Denge'dedir. Bilgiyi izlemeli, gereksinime hizmet etmelidir. Bir mum yakan bir gölge yaratır..."

Sayfa 59. Kendi kendine, bu tür korku ve karanlık dolu anların, kendi cahilliğinin gölgelerinden başka bir şey olmadığını söylüyordu. Ne kadar öğrenirse, o kadar az korkacaktı.

Sayfa 71. Senin içinde doğuştan çok büyük bir güç var ve sen o gücü, denetim altında tutamadığın, sonucunda aydınlık ile karanlığın, ölüm ile yaşamın, iyi ile kötünün dengesinin nasıl etkileneceğini bilmediğin bir büyüde uygulayarak, yanlış yerde kullandın. Ve bunu da nefret ve gurur yüzünden yaptın. Sonucun kötü olduğuna şaşmamak gerek. O, senin kibirinin gölgesi, senin yarattığın bir gölge.

Sayfa 74. Ancak gerçek bir arkadaşın verebileceği bir armağan, ona olan güveninin sarsılmamış, sarsılmaz kanıtını vermiş oldu.

Sayfa 76. "Çocukken, büyücülerin her şeyi yapabileceklerini sanıyordun. Ben de öyle sanırdım, bir zamanlar. Hepimiz öyle sanırdık. Fakat gerçek şu ki, insanın gerçek gücü, büyüyüp bilgisi arttıkça izleyebileceği yol, iyice daralıyor. Ta ki, en sonunda sadece ve sadece mutlaka gerekenden başka yapacak şeyi kalmayıncaya kadar..."

Sayfa 86. Daha sonra, Ged o geceyi düşündüğünde, böyle ruhu kaybolmuş halde yatarken, kimse kendisine dokunmamış olsa, kimse onu şöyle veya böyle geri çağırmamış olsa, ruhunun sonsuza kadar kaybolabileceğini fark etti. Onu geri çağıran sadece, canı yanmış dostunu rahatlatmak için yalayan hayvanın, içgüdüsel dilsiz bilgeliğiydi. Yine de o bilgelikte, Ged kendi gücüne yakın bir şeyler buldu, büyücülük kadar derin olan bir şeyler. O andan itibaren, bilge kişinin, kendisini, konuşabilseler de konuşamasalar da, yaşayan diğer varlıklardan ayırmayan kişi olduğuna inandı. Daha sonraki yıllarda da, hayvanların gözlerinden, kuşların uçuşlarından, ağaçların ağır ve ulu hareketlerinden; konuşamayan bu varlıklardan öğrenebileceği şeyleri öğrenmek için çok çalıştı.

Sayfa 114. Kötü bir yol, insanı iyi bir sona ulaştırabilir.

Sayfa 123. Kötülerin, teslim olmamış ruhları ele geçirmeleri çok zordur.

Sayfa 131. Bir adam varmakta olduğu sonu bilir ama bir daha dönüp dönmeyeceğini, ilk başladığı yere geri dönüp o başlangıcı benliğinde tutup tutamayacağını bilemez. Eğer nehrin akıntısında döne döne sürüklenen bir çomak değilse, o zaman nehrin kendisi olmak zorundadır; kaynadığı noktadan, denize döküldüğü yere varasıya, tüm bir nehir.

Sayfa 167. "Sır diye bir şey yok. Varolan bütün güçler, kaynağında ve sonunda tektir, bence. Yıllar ve uzaklıklar, yıldızlar ve mumlar, su ve rüzgâr ve büyücülük, insanoğlunun elindeki yetenek ve ağacın kökündeki bilgelik: Hepsi bir bütün olarak yükselir. Benim adım, seninki ve güneşin gerçek adı veya bir su kaynağının veya doğmamış bir çocuğunki; bunların hepsi yıldızlar tarafından, yavaş yavaş söylenen, muazzam bir sözcüğün heceleridir. Bundan başka güç yoktur. Başka bir isim de yoktur."

Sayfa 184. Tüm kişiliğinin bilincinde olan, kendisinden başka hiçbir güç tarafından kullanılamayacak veya ele geçirilemeyecek, o yüzden de hayatını hayattan yana yaşayacak, hiçbir zaman yıkım, acı, nefret ve karanlığın hizmetine girmeyecek bir insan. En eski şarkı olan Ea'nın Yaradılışı'nda, "Söz sessizlikte, ışık karanlıkta, yaşam ölürken; bomboş gökyüzünde uçarken parlar atmaca," denir.


Büyümek - 6 Dakika


Filiz’ce:

Küçükken ne kadar büyüdüğüme  bakardım her yıl, ne kadarda değiştim bak, diye kendimle gururlanır, keyiflenirdim.

Ne kadar önemliydi büyümek, büyüyüp bisiklete binmek, ağaca tırmanmak,  okula gitmek, okumayı ve yazmayı öğrenmek.

18 olunca büyümüş olacaktım ve  hayallerimin peşine düşecektim. Hayallerim hep büyüyünce yapacaklarımdı.

Kardeşim doğduğunda çok sevindim çünkü büyüdüm,  anne olunca daha bir çok sevindim, çünkü daha çok büyüdüm.

Şimdi geriye dönüp baktığımda, büyümek değilmiş meğer beni heyecanlandıran, kurduğum hayallermiş.

Ama bilmiyordum ki, büyümek düşünce kalkmayı bilmekmiş  yardım almadan, yaralarını tek başına sarabilmekmiş, bazen sessizce ağlamakmış, incinmekmiş, isyan edememekmiş, seçtiğin yollarda,  bazen yönünü bulamamakmış ve kendini unutmakmış büyümek.

Eskiden nefret ettiğim, şimdilerde ise duymayı en sevdiğim cümleler : kızım içine atlet giy, hava soğuk üşütürsün, yada geç kalma bak yarın, erken kalkacaksın, ve farkında olmayı en sevdiğim ise; annemle babamın  gözünde hiç büyümediğim.

Büyümeyi çok istedim evet,  çünkü büyürken hayallerim büyüktü, büyüdükçe küçüldüler,  hayallerim küçüldükçe,  ben büyüdüm. 

Kendime söz veriyorum, büyümeyeceğim artık, içimdeki beni yeniden hatırlamaya başladım çünkü ve hayal kurmayı yeniden öğrendim !!

Pınar’ca:

Bıraksan gidersin.Patinajların, debelenmelerin, devrilmelerin elbet olur da, gidersin. Doğa ana da elverir yürür gidersin. Büyüme eğrinde maaile yürüdüğünüz zamanlar gibi, el yordamı, güç birliği ile gidersin.Zamanın kuyruğunda sana mı yer yok. Kuyruk gider sen gidersin.

Ah!,iş gitmekte değil, iş tutunmakta. Zamanın ruhuna tutunmakta. Onu tutmakta iş. Nefesini, duyduklarını,gördüklerini tutup, biriktirmekte iş. Gözlerini dört, yüreğini kocaman açıp, güneşin adını, ağaçların nefesini, insanın sıcağını biriktirmekte  iş. Hayatı içine çekip tutmakta, doymakta iş. Kendini, kendine katarak büyümekte iş. Sığdırdıkça esnemekte, çoştukça akmakta, gerekirse bentlerden taşıp, bu yaşama işini, büyümekte iş.


Deniz’ce:

Büyümek içinde büyü kelimesini de barındırıyorsa sihirli bir durum olsa gerek..Bir varoluştan yok-oluşa doğru geçen bu süreçte, çıraklıktan ustalığa doğru yol almak korkutucu olduğu kadar insana haz veren bir durum. 

Belki büyümüş olsaydım eğer daha büyük laflar edip aklımın süzgecini serbest bırakabilirdim. Tam da bunun tersi olarak aslında -büyümek o ise eğer- aklımın süzgecinden geçirmeden konuşamıyorum belki de…

Yine diyalektik kavramlarda kaybolmak. Hep bir o ve bir de bu var amalar…

Belki de bunu büyümek sanıp yol aldım, asıl büyümek belki de yolculuktan öğrendiklerim, ikilemlerimi birbirleri içinde eriterek ilerlemek.

İlerlemek hep ileri doğru mudur?

Bahar’ca:

Keramet büyümekte değil sanırım... Zaman sadece sebzeleri olgunlaştırır demiş ya düşünür, ben de değişen ne o zaman, onu anlamak istiyorum... İçimdeki çocukla iletişimi kopardım bir süre, dans etmeyi unuttum ve taklalar atmayı doğada... Sonra da çok sıkıcı buldum kendimi... Büyümek bu olmasa gerek... Aklı da büyümüş derler ya, aslında aklı değil gönlü büyütmek gerek...

Gözden düşmüş artık yetişkin olmalar, ya da çok geç kalmışım ben o trene... Bir baktım ki büyüdüğümde, yalnız kalmışım. Tekrar küçülmek olası mı?

Büyümek dediğin ne o zaman? Bir çocuğa yürekten sarılabilmek ve hiç tanımadığın bir çocuğun sana sarılması delicesine sevinmesi seninle... Zamanı unutabilmek birlikte sohbetin dibine vurarak bir nene ile... Yaşın anlamını yitirmesi büyümek, günlük telaşların mevsiminden geçip hayatla dans etmeyi hatırlamak, tıpkı çocukken olduğu gibi... Sevdaları, tutkuları hayatın içine katabilmek, yemeğin tuzunu yaşarken hayata katabilmektir büyümek...
ve bir sevdadır yaşarken büyümek...

Selda’ca:

“Büyü” içerdiği için olsa gerek, bu kadar çetrefilli, zorlu, karmaşık ve gizemli bir süreç. Anne ve babanın saksısından yolunup, doğanın acımasız rüzgârına açıvermek bağrını. Korunmasız, çırılçıplak kalıvermek. Aynada kendini ilk kez görüyormuşçasına şaşırmak. Şaşırdığına alışmak, düşe kalka yol alırken aklın ve mantığın tutamaklarına yapışıp gerekli donanımı edinmeye çabalamak. Çabaladıkça çuvallamak. Çuvalladıkça yolu, yönü, güzergâhı değiştirmek. Olmayanı oldurmaya çalışmak.

Sen gitmezsen üstüne, karga tulumba üstüne gelen şeydir büyümek. Olan kadarla yetinip, olmayanı kadere bağlamak.

Büyümemek, hep küçük kalmak mıdır? Ya da büyümek durdurulabilir mi? Yaş almak, yaşlanmak, gelişip serpilmek midir büyümek? Yatay olabilir mi mesela? 

Tek bildiğim ve nereden öğrendiğimi anımsamadığım şeydir; “kızlar, ancak babaları öldüğünde büyürler.”

Gülnur’ca:

Kızım ilk regl olduğunda günlerce ağladı. "Büyüyorsun anneciğim" demiştim ona, "sağlıklı bir şekilde büyüyorsun.". "Büyümek istemiyorum." diyordu, çocuk kalmak istediğini söylüyordu. "Şimdi ben büyükler gibi mi davranmak zorundayım? Dayımla güreş yapamayacak mıyım?" diye sordu ağlarken :). "Tabii ki yapacaksın", dedim, " ve içinden nasıl geliyorsa öyle davranacaksın..."  

Büyük olma fikri onu korkutmuştu onu. Peki ama büyükler gibi davranmak ne demekti, büyük olunca ne oluyordu insan? Bunu o an, belki o heyecanla hiç düşünmemiştim, ama şimdi sorguluyorum, büyük olmak ne demekti?? Sanırım buna cevap vermek çok zor, sadece yaşıyoruz. Belki de zaman nehrinin acımasız akışında sürekli öğrenmek hata yapmak, dersler almak, belki dersimizi alamayıp, "hizaya çekilmek", ama yaşamak... Tek bildiğim şey, tıpkı akan nehrin suları gibi zamanın da asla bir an önceki ile aynı olmadığı, her ab büyütüyor bizi, öğretiyor, güzelleştiriyor ve bazen çirkinleştiriyor. Ama her an beni daha çok ben yapıyor, sonu olmayan bir süreç bu. Nihayetinde baktığımda, ben büyüyor olmaktan mutluyum, iyisiyle ve kötüsüyle hayatın içinde olmaktan mutluyum. Ve zamanın aktığı sürece de büyümeye devam edeceğim.


Emine’ce:

Bir an önce büyümeliyim, gerçekleştirilecek hayallerim var benim. Bu köyle sınırlı kalamam, şu mezarlığın uzun selvisi benim dünyamın sonu olamaz. Oysa kendimi hatırladığım ilk anılarımda ne kadar mutluydum. Dünyanın tanıdığım insanlardan ibaret olduğunu düşünürdüm. Gökyüzü, o derin mavilik, o güzel sonsuzluk bizim evlerimizin üzerinde bitiyordu. Adımlarım kadar büyüktü gidebileceğim yerler. Büyümek sadece annem gibi çocuk doğurmak demekti, babam gibi bir koca bulmak, evi temizlemek, çamaşır yıkamak demekti. Gün geçtikçe hayallerim değişti. Farklı hayatlar vardı, kadınların insan olduğu, kendi başlarına dışarı çıkabildikleri, özgürce gülebildikleri, gezebildikleri, kendi gibi insanlarla bir yerlerde oturup konuşabildikleri.