kitap kulübü notları etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
kitap kulübü notları etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

12 Kasım 2016 Cumartesi

Kum Kitabı ~ 9 Kasım 2016

Kulüp toplantısına giderken merak ediyordum, ne konuşacağız acaba? Kitap kurdu kadınlar varsa yakınınızda sizin bir şey anlamamış olmanız hiçbir şey değiştirmez. Konuşulacak konu da bulunur, tespitler de yapılır. Kasım ayı kitabımız Jorge Luis Borges’in “Kum Kitabı” için kelimelerimin yettiği kadarı ile işte size toplantıdan notlar…

Öncelikle bir itiraf gelsin hatta iki olsun, ikincisinin hatrı kalmasın. Hikâye kitabı okumak benim için zor iştir, hele bir de Borges gibi bir yazardan. İkincisi ise ben toplantıdan çıkıncaya kadar ayamamıştım, sağ olsun kurtlarla koşan kız kardeşlerim aydınlattılar beni. Hani kült kitap falan ya, ama yok bende öyle bir birikim, anlayamıyorum ben, düşmüyor o jetonlar bir yerlerden.

Kum Kitabı, kitaba adını da veren öykü de dahil olmak üzere on üç hikayeden oluşuyor. Her öykü ayrı felsefi boyutlara işaret ediyor. Benim gibi anlamayan başka üyelerimiz de olmuş ancak okuduktan sonra hiçbir şey hatırlayamıyorum isyanları anlamama isyanları ile birlikte geliyor. “Neden anlayamadık?”ı sorguladık bir süre. Ben zaten anlayamayınca biraz asi oluyorum toplantılarda, hırçınlığım da artıyor yazara karşı, ne haddimeyse :P. Kitaptaki her öykü farklı alanlara gönderme yapıyor, Borges kendine yazıyor, okura değil, ki bunu Sondeyiş’te açıkça da dile getiriyor. Sondeyiş evet, Borges Öndeyiş’i uygun bulmayıp tüm hikayelerini Sondeyiş’i ile kısacık açıklayıveriyor. Öykülerin yerel olması da zorlayıcı bir etkendi. Birçok kelimeyi çevrilmeden Latince’den, Almanca’dan veya İspanyolca’dan aynı şekli ile bırakıyor, çevirmen. Borges’in deneyimleri ve yıllarca birikimleri de eklenince alın size zor kitap. Pardon zor kitap değil, Selda’nın deyimi ile “Büyülü Kitap”.

Borges, dedik ki, okur için değil kendi için yazmış, soru geliyor hemen aramızda yazan arkadaşlara “Peki siz neden, kime yazıyorsunuz?”. Ben hala düşünüyorum bu sorunun cevabını.

Yazım şekli hipermetin tarzındaymış. Hypertext gibi yani, çıkılan noktadan varılan noktaya kadar oradan oraya geçip duruyorsunuz. Oğuz Atay ve İhsan Oktay Anar da bizde bu türün örneklerini sunan yazarlarımız. Sizi oradan oraya savururken Borges, son paragrafla patlatıyor olayı ve size “hopppp” diyor, “olay bu, bir dur düşün”… Borges’in düzlemsel olmayan bu yazı şekli (Deniz K. sevgiler) Yeliz ile benim (iki mühendis olarak düzlemsel olmayınca mı anlamadık - hadi ben neyse de Yeliz seni esefle kınıyorum ;)) uzun süre üzerinde tartışmamıza yol açıyor.

Kitap üzerine ve yazar üzerine uzun uzun konuştuktan sonra hikâye hikâye ilerliyoruz ama hava muhalefeti nedeniyle biraz erken ayrılmak zorunda kalıyoruz. İzban grevde, İzdeniz hava muhalefeti nedeni ile çalışmıyor, fırtına da gelmek üzere… Hepimiz yakalandık fırtına ve sağanağa. Olsun, her şeye değer ne de olsa…

Kısaca konuşabildiğimiz öykülere de değineyim o zaman. Öteki, olasılıkları tersine çevirmek üzerine yazılmış, gençlik-yaşlılık üzerine kurgulanmış fakat kurgu öyle bir şekilde yapılmış ki kafanızın karışmaması imkânsız ki bu nedenle hoşa gitmiş. Kongre’de, ütopik hedeflerin hırs ve farklı etkenlerle nasıl bir gerçekçi sonuca gidebildiği gösterilmiş. Buraya öykünün sonunu yazsam daha anlaşılır olurum ancak o da kötü bir spoiler olur, “kitaplar” diyeyim, okuyanlar hatırlar ;). Otuzlar Mezhebi ise Yehuda ile İsa’ya değinirken, Yehuda’nın en az İsa kadar konuşulduğu üzerine odaklanıyor. Hayattaki rollerimiz, alın yazısı, kader üzerine ilginç bir hikâye çıkıyor ortaya. Hepimizin hayatında kötü ya da olumsuz şeyler bizleri bir adım yukarıya taşıyor ne de olsa. Armağanlar Gecesi, bilginin doğuştan mı geldiğine, yoksa sonradan mı edinildiği üzerine sorgulamaya neden oluyor. Ayna ve Maske ise kusursuzluğa erişebilmek adına gösteriş ve aşırılıklardan uzaklaşarak sadelik üzerine kurgulanıyor. Özetle daha az ile yetinmek ile ilgili, tam da Borges gibi. Sıla burada diyor ki bize, “kusursuzluk diye bir şey yoktur, kusursuzluğa ulaşmak ölüme yönelmektir”. Ne de güzel bir çıkarım…

Ayşe’nin her yazar için ilginç tespitleri vardır, her yazarı araştırıp da gelir toplantıya. Borges için “anasının kuzusu o” demesi Özlem için de “Ayşe de yazarın yan komşusu” tespitine neden oluyor. Borges’in hayatında ilginç travmalar mevcut, belki de bu nedenledir asla kendinden emin olamaması. Aslında kim kendinden emin ki? Armağanlar Gecesi adlı öyküde ise babasının onu geneleve erken yaşlarda götürerek yarattığı tramvaya yer verilmiş. Bu travma Borges’in özel hayatını uzun yıllar boyunca etkilemiştir. Buraya bir bilgi daha ekleyelim: Umberto Eco’nun Gülün Adı kitabındaki kör kütüphaneci karakterinin de Borges’den esinlenme olduğu iddia edilmektedir.



Altını Çizdiklerimiz:

Sayfa 45: Belki düş görmeyi bir yana bırakacağız, belki de bırakmayacağız. Ama başka soluk almayı kabullendiğimiz gibi düşü de kabul etmemiz.

Sayfa 46: Çok yaşlı bir kadınım ben, ağır ağır ölüyorum, bu herkesin başına gelecek, böylesine olağan, herkesin başına gelen bir şey için kimse üzülmesin.

Sayfa 47: Ülkemiz her geçen gün daha bir taşralaşıyor. Taşralaştıkça da gözleri kapalıymış gibi kendini bir şey sanıyor.

Sayfa 51: Doğaüstü olan bir şey iki kez yinelenirse korkunçluğunu yitirir.

Sayfa 54: Daha sonra bunun kişisel özelliklerine uymadığını öğrendim, zaten söylediklerimiz her zaman kendimize uymaz.

Sayfa 59: Yalnızlık bana acı vermiyor; insanın kendisini ve kendi davranışlarını hoş görmesi zaten yeterince zor. Yaşlanmakta olduğumun ayrımındayım: yeniliklerin beni ilgilendirmemesi ya da şaşırtmaması bunun en kesin belirtisi; belki de bu, yeniliklerin hiç de yeni olmadığını, eskilerin az buçuk birer değişimi olduğunu düşünmemdendir. Gençken güneşin batışı, kenar mahalleler ve mutsuzluklar hoşuma giderdi; şimdi ise kentin sabahlarını ve dinginliğini seviyorum.

Sayfa 59: Yeryüzünde kutsal olmayan bir şey olabilir mi?

Sayfa 61: Meslektaşım Fernandez Irala’nın gazetecilerin yazdıklarının unutulup gittiğini, oysa onun belleklerde kalmak ve zamana dayanmak için yazmak istediğini söylediğini işitmiştim.

Sayfa 75: Yıkımdan her zaman gizemli bir zevk duyulur.

Sayfa 80: Yalnızca birlikte oldukları için evren adını taşıyan şu aykırı şeyleri nasıl kabul ediyorsak çocukken bu çirkinlikleri de öyle kabullenmiştim.

Sayfa 84: Zaman kadar, dünün, bugünün, geleceğin, tüm zamanların ve hiçbir zamanın bu sonsuz dokusu kadar gizemli başka bir şey olmadığını kaç kez söylemişimdir kendi kendime.


Sayfa 108: Bana da yaşam her şeyi verdi. Yaşam herkese her şeyi verir ama çoğu bunu bilmez.

10 Nisan 2016 Pazar

Yerdeniz Büyücüsü ~ 6 Nisan 2016

Kitap kulübü kuralım mı biz de diye başlayan günlerden bu günlere geldik. Hangi günler mi? Kendini geliştirmek için, büyümek, öğrenmek ve sevgimizi daha da büyütmek için yapabileceğimiz, daha da yapabileceğimiz ne olur diye düşünen kadınlar haline geldik.

Ursula K. Le Guin zaten okuduğumuz bir yazardı. Daha önceden kendisiyle tanışan grupta gurularımız elbette vardı, hatta Deniz’imizin instagram ismi de Atuan’dır, o kadar diyelim sizlere. Bizde adet önce yazar belirlenir sonra kitabı. Ursula yazar olarak seçildiğinde hangi kitap diye konuşulurken, Yerdeniz serisinin altı kitap olarak bir ayda okunup tartışılmasının zor olduğuna karar verilerek, Karanlığın Sol Eli okunmuştu, cinsiyetsiz bir yaşam ve Ursula ile tanışmıştık.

Yetti mi, elbette hayır, yetmemiş olmalı ki Sıla dedi ki ben bu grupla Yerdeniz serisini okumak istiyorum. İyi ki de demiş. Bizler her ay farklı bir yazar için toplanırken, geçmiş yıllarda yetmemiş ayda bir de atölye adında farklı tatlar denemeye karar vermiştik. Yerdeniz serisini de bu atölyelerin yeni konusu olarak belirledik. Ursula’cı arkadaşlarımız Yerdeniz Büyücüsü ile başlayan seriyi daha iyi anlamamız için Kadınlar, Rüyalar ve Ejderahlar’ı da birlikte okumamızın daha iyi olacaklarını beyan edince, bu ayki atölyede iki kitabın üzerine odaklandık.

Ursula, deniz tanrıçalarından birinin adıdır, deniz dışındaki canlıları ahtapot kolları ile yakalayarak denizin derinliklerini çeker. Ursula da kendi adının hakkını vererek, Yerdeniz Büyücüsü’nde bizi ruhumuzdan yakalayarak, benliğimizin derinliklerine çekiyor. Kadim bilgiyi bizimle paylaşırken, kendi içsel yolculuğumuzda bize eşlik ediyor. 

Kitapta Ged’in büyücülük yeteneklerini geliştirmek ve büyücülüğü öğrenmek için yaptığı yolculuk anlatılmaktadır. Bir çok arketipin yer aldığı kitapta Ged, büyücülük yolculuğu boyunca gölgeleri ile benliğini bulmaya çalışmıştır. Gölge, bir kişinin reddettiği tüm tarafları olarak algılanmalıdır, aydınlık da olabilir karanlık da. Aydınlık taraflarına altın gölge demek kavram karmaşasını belki de ortadan kaldırabilir. Gölgesinden kaçan Ged, sonunda karanlık yanlarını kabul etmek için gölgesini kovalayan olarak kitapta dönüşümünü tamamlamaktadır. 

Kitapta herkesin kendi ile özdeşleştirdiği, ona özel gelen yerler vardı ama isim ile ilgili olan belirtimler hepimizi etkilemişti. Öyküde her şeyin, doğada var olan her şeyin kendine özel bir ismi vardı. Bir insan bu ismi bilmediğinde ise o şeye, bu bir balık da olabilir, bir deniz de, bir insan da hükmedemez, onu tam olarak anlayamazdı. Bu nedenle de herkes gerçek adını saklamaktaydı. Ged’in ejderha ile olan sınavında Ged ejderhanın adını bulmaya çalışmış, ama büyücülük okulundaki arkadaşı ise ona adını hediye etmişti. Ged’e güvenmiş ve kendini ona teslim etmişti. Belki de bizim günümüzde etiket olarak aldığımız isimlerimizi Kızılderili kabilelerinde çocukların belli bir yaşa gelinceye kadar verilmeme nedeni de budur. Kişiye uygun, onun ruhunu ve benliğini simgeleyecek bir isim… Günümüzde ne isimler var deyip, koptuğumuz an da sanırım tam bu arada patlak verdi :).

Bir de aramızda hiç fantastik edebiyat okumamış, tepkili olmuş kişiler de vardı. Tanıştık efendim, hepimiz fantastik edebiyatın büyülü güzelliği ile tanıştık. Sorguya çektik kulübümüzdeki Ursula’cıları, Tolkien’den farklı olan neydi gibisinden? Cevap çok netti, Ursula’da karakterler erkek de olsa erkek hakimiyetinden ziyade insan işlenmişti. 

Kitabın adı Yerdeniz Büyücüsü ise büyüleri konuşmamak olmazdı. Özetini yazalım “Söz büyüdür, büyü söz!”. Büyümek de bir büyüydü. Ve hemen dedik ki “6 dakika”mız gelmiş. 6 dakikacılar buradan o zaman. 



Sonuç olarak, kadim bilgi ve içsel yolculuk severler, siz de başlayın Yerdeniz Büyücüsü ile. Atuan Mezarları’nda görüşmek üzere…

Yerdeniz Büyücüsü’nden Altı Çizilenler:


Sayfa 13. Bir kadın büyüsü kadar zayıf. Bit kadın büyüsü kadar habis.

Sayfa 16. Fakat güç, sadece ihtiyacı olduğunda ortaya çıkmaz: Bilgi de olması gerekir.

Sayfa 23. “Ama daha hiçbir şey öğrenmedim !”
   “Çünkü benim ne öğrettiğimi henüz keşfedemedin.”

Sayfa 24. Duyabilmek için susmak gerekir.

Sayfa 29. Bir şey söylemeden veya bir şey yapmadan önce, ödemen gereken bedeli bilmen gerekir!

Sayfa 38. Akıllıya soru gerekmez; aptal ise boşuna sorar.

Sayfa 48. Roke Adası'nı meydana getiren taşlardan biri, insanların üzerinde yaşadıkları kuru topraktan bir parça. O, kendisi. Dünyanın bir parçası. Gözbağı ile onu bir elmas ya da bir çiçek, bir sinek, bir göz ya da bir alev gibi gösterebilirsin..." Usta anlattıkça, taş şekilden şekile giriyordu; sonunda tekrar taş oldu. "Ama bu sadece bir görüntü. Gözbağı, sadece onu gözleyenin duyularını kandırır; insanın onu gördüğünü, duyduğunu veya hissettiğini zannetmesini sağlar. Ama nesneyi değiştiremez. Bu taşı bir elmas yapabilmen için onun gerçek ismini değiştirmen gerekir. Ve bunu da yapmak demek oğlum, bu kadar ufak bir parçasını değiştirsen de, dünyayı değiştirmen demektir. Fakat sonucunun ne gibi bir hayır veya şer getireceğini bilmeden, tek bir şeyi bile, ne bir taşı ne bir kum tanesini dönüştürmemelisin. Dünya bir denge içindedir, Denge'dedir. Bilgiyi izlemeli, gereksinime hizmet etmelidir. Bir mum yakan bir gölge yaratır..."

Sayfa 59. Kendi kendine, bu tür korku ve karanlık dolu anların, kendi cahilliğinin gölgelerinden başka bir şey olmadığını söylüyordu. Ne kadar öğrenirse, o kadar az korkacaktı.

Sayfa 71. Senin içinde doğuştan çok büyük bir güç var ve sen o gücü, denetim altında tutamadığın, sonucunda aydınlık ile karanlığın, ölüm ile yaşamın, iyi ile kötünün dengesinin nasıl etkileneceğini bilmediğin bir büyüde uygulayarak, yanlış yerde kullandın. Ve bunu da nefret ve gurur yüzünden yaptın. Sonucun kötü olduğuna şaşmamak gerek. O, senin kibirinin gölgesi, senin yarattığın bir gölge.

Sayfa 74. Ancak gerçek bir arkadaşın verebileceği bir armağan, ona olan güveninin sarsılmamış, sarsılmaz kanıtını vermiş oldu.

Sayfa 76. "Çocukken, büyücülerin her şeyi yapabileceklerini sanıyordun. Ben de öyle sanırdım, bir zamanlar. Hepimiz öyle sanırdık. Fakat gerçek şu ki, insanın gerçek gücü, büyüyüp bilgisi arttıkça izleyebileceği yol, iyice daralıyor. Ta ki, en sonunda sadece ve sadece mutlaka gerekenden başka yapacak şeyi kalmayıncaya kadar..."

Sayfa 86. Daha sonra, Ged o geceyi düşündüğünde, böyle ruhu kaybolmuş halde yatarken, kimse kendisine dokunmamış olsa, kimse onu şöyle veya böyle geri çağırmamış olsa, ruhunun sonsuza kadar kaybolabileceğini fark etti. Onu geri çağıran sadece, canı yanmış dostunu rahatlatmak için yalayan hayvanın, içgüdüsel dilsiz bilgeliğiydi. Yine de o bilgelikte, Ged kendi gücüne yakın bir şeyler buldu, büyücülük kadar derin olan bir şeyler. O andan itibaren, bilge kişinin, kendisini, konuşabilseler de konuşamasalar da, yaşayan diğer varlıklardan ayırmayan kişi olduğuna inandı. Daha sonraki yıllarda da, hayvanların gözlerinden, kuşların uçuşlarından, ağaçların ağır ve ulu hareketlerinden; konuşamayan bu varlıklardan öğrenebileceği şeyleri öğrenmek için çok çalıştı.

Sayfa 114. Kötü bir yol, insanı iyi bir sona ulaştırabilir.

Sayfa 123. Kötülerin, teslim olmamış ruhları ele geçirmeleri çok zordur.

Sayfa 131. Bir adam varmakta olduğu sonu bilir ama bir daha dönüp dönmeyeceğini, ilk başladığı yere geri dönüp o başlangıcı benliğinde tutup tutamayacağını bilemez. Eğer nehrin akıntısında döne döne sürüklenen bir çomak değilse, o zaman nehrin kendisi olmak zorundadır; kaynadığı noktadan, denize döküldüğü yere varasıya, tüm bir nehir.

Sayfa 167. "Sır diye bir şey yok. Varolan bütün güçler, kaynağında ve sonunda tektir, bence. Yıllar ve uzaklıklar, yıldızlar ve mumlar, su ve rüzgâr ve büyücülük, insanoğlunun elindeki yetenek ve ağacın kökündeki bilgelik: Hepsi bir bütün olarak yükselir. Benim adım, seninki ve güneşin gerçek adı veya bir su kaynağının veya doğmamış bir çocuğunki; bunların hepsi yıldızlar tarafından, yavaş yavaş söylenen, muazzam bir sözcüğün heceleridir. Bundan başka güç yoktur. Başka bir isim de yoktur."

Sayfa 184. Tüm kişiliğinin bilincinde olan, kendisinden başka hiçbir güç tarafından kullanılamayacak veya ele geçirilemeyecek, o yüzden de hayatını hayattan yana yaşayacak, hiçbir zaman yıkım, acı, nefret ve karanlığın hizmetine girmeyecek bir insan. En eski şarkı olan Ea'nın Yaradılışı'nda, "Söz sessizlikte, ışık karanlıkta, yaşam ölürken; bomboş gökyüzünde uçarken parlar atmaca," denir.


28 Mart 2016 Pazartesi

Sineklerin Tanrısı ~ 16 Mart 2016

Sineklerin Tanrısı ~ 16 Mart 2016


“Sineklerin Tanrısı”, II. Dünya Savaşı’na katılan William Goldwing’in öngördüğü III. Dünya Savaşı sırasında atom bombasından kaçarken, 6 ile 12 yaş arasındaki erkek çocuklarını taşıyan bir uçağın ıssız bir adaya düşmesi ile başlamaktadır. Bu ada R.M. Ballantyne tarafından yazılan Mercan Adası’na benzemektedir. Hatta yazar bu eserdeki iki ana karakter olan Ralph ve Jack’in isimlerini de “Sineklerin Tanrısı”’nın baş kahramanlarına vermiştir. Ancak, Sineklerin Tanrısı’nda Mercan Adası’ndaki iyimserlik ve gençlerin öğrendikleri uygarlığı devam ettirmeleri söz konusu olamamaktadır. Çocuklar, cennet gibi gördükleri ve çok eğleneceklerini düşündükleri bu adayı cehenneme çevirmeye başarmışlardır.

Kitabımıza yüzeysel olarak ilk baktığımızda iyi ile kötünün iktidar savaşı görülmektedir. Alegorik edebiyatın iyi bir uygulamasını gördüğümüz Sineklerin Tanrısı’nda semboller ve metaforlar o kadar net ortaya konmuş ki, kulüpteki biz okuyucuların bunları çözümlemek için çok da akıl yürütmemize ya da bir gizemi çözmemize gerek kalmamıştır. Domuzcuk, adalet ve doğruluğu temsil etmektedir. Jack, başlangıçta her insanın içinde var olan iyilik ve kötülüğü barındırırken iktidar olma, yönetme ve güce sahip olma içgüdüleri ile kötülük tarafına geçmiştir. Aynı şekilde içinde hem iyiliği hem de kötülüğü barındıran Ralph ise iyilik tarafında kalmayı başarmıştır. Simon’ın hiçbir şeyden korkmayarak, akılcı yaklaşımlar ve saf iyiliği ile kitap boyunca susması, konuşmak istediğinde kimsenin onu dinlememesi, en zor anda bile doğruyu ortaya çıkarmak için canı pahasına çabası dikkat çekicidir. Kitapta ikizlerin üzerinde de durulmuştur. Kitap kulübü olarak bizler ikizlerin dengeyi sembole ettiğini düşündük. Kitapta saf kötülük Roger ile özdeşleştirilmiştir. Roger’ın içindeki kötülüğü hemen ortaya çıkarmaması, önceleri ufak denemeleri sonucunda ilk fırsatını bulduğunda içindeki caniyi ortaya çıkarması kaçınılmaz olmuştur. Ayrıca kitapta Hitler dönemine eleştiri olarak gücün sembolü olan mızrağın kaldırılması, yönetimin simgesi olan şeytanminaresi ve bir orduyu sembolize etmek üzere de aynı kıyafetleri giyen bir kilise korosuna yer verilmektedir.  Kilise korosu ve Jack’in bu koronun lideri olması, adadaki canavara adak sunmaları ile dine de gönderme yapmaktadır.

Buraya kadar belirttiklerimiz Sineklerin Tanrısı ile ilgili yazıları okuduğunuzda mutlaka benzerlerini ya da aynılarını bulacağınız noktalardır. Peki kulüp olarak bizler ayrıca neler söyledik?

Ada, koşullar, kumsal, dağ, orman o kadar güzel tasvir edilmişti ki, bir film izler gibi hepsi gözümüzde canlanabilmişti. Yazarın ilginç benzetmeleri de vardı, örneğin su gibi akan karanlık…

Kitapta kurgu noktasında gece-gündüz karmaşası bulunmaktaydı, bu da akıcılığı bozan bir unsurdu. Ayrıca, burnunun ucunu göremeyen Domuzcuk’un miyop gözlüğü ateşi yakamazdı, ateşi yakan cam hipermetrop gözlüğüne aittir (Bahar’dan hayatta kaçmaz J).

Çocukların adaya düşmeleri ile kitap başlamaktaydı. Her ne kadar kitap boyunca baş kahramanlarımızın aile yaşantılarına ilişkin bilgiler verilse de bu çocuklar kimlerdi? Nereden gelmişlerdi? Nasıl seçilmişlerdi? Bizler için buralarda büyük boşluklar vardı. Gerçi yayınevi kitabı basımdan önce bölmüş, kitabın ilk bölümleri atılmış (araştırır, öğreniriz efendim); belki de bu soruların cevapları bu bölümlerdeydi.

Ayrıca kitapta hiçbir kadına yer verilmemişti, cinsiyet farklılığı yoktu. Yazara bir röportajında bu sorulduğunda, kadınların daha üstün oldukları, onların oldukları yerde bu şekilde çirkinliklerin olmayacağını belirttiğini de öğrendik. Tabii bu nokta bizler tarafından bol kahkaha ile biraz eşelendiğimiz bir nokta oldu. Ya biz birbirimizi öldürmez, trip atardık, yok canım ne bekleyeceğiz birkaç hafta, ilk gün belirlerdik kim gerekli kim gereksiz, gereksizleri hemen ortadan kaldırırdık gibi farklı fikirleri de ortaya atmadık değil. Yoksa biz de mi bu kadar cani olabilirdik, hayat söz konusu olduğunda?

Yazarın 6-12 yaş çocukları seçmesinin sebebi olarak da, kişinin tüm öğretilerinin 0-6 yaş arasında olduğu bilgisine eriştik (Tabii ki kulübümüzde psikoloğumuz da var, Deniz J). Ayrıca kişi sınırlarını aştıktan sonra aklın bunu normalleştirdiğini kitapta farklı örnekler ile bol bol gördük.

İnsanın içinde varoluşsal olarak iyilik ve kötülük barınmaktadır. Tercihlerimiz bizleri iyi ya da kötü yapmaktadır. Kitabımızda da çocuklar Jack’ten yana seçimlerini kullanırlarken gerçekten kötü olmaları değil güçsüz olmaları etken olmamış mıdır? Uygar bir toplum olmak yerine kabile olmayı seçmemişler midir? Hatta yapacaklarını daha da rahat yapabilmek için yüzlerine boya sürerek, inançlarından ve bildikleri doğrulardan kaçmaya çalışmamışlar mıdır?

Kitabın tamamını anlatmamız elbette uygun olmaz, sonunu söylemek ise asla. Sineklerin Tanrısı için söylenebilecek son şeyler şunlar olabilir. Geçmişte var olan iktidar savaşları, doğruluk ve adalete kulak asmayarak, aklı öldürmeye çalışıp, kişiler üzerinde egolarını tatmin etme savaşları ne yazık ki günümüzde de devam etmektedir. Topluma iyilik veya kötülüğün diğerleri nasıl etki altına aldığı bu kitapta çok iyi ortaya konmuştur. (Biz de bunun etkilerini 10 dakikalık oyun ile kendi içimizde yaşadık!). Bu örneği çocuk diyeceğimiz bireylerin bulunduğu bir ortamda bile görebilmek ise insanın kendi kötülükleri hatta ve hatta şeytanı ile birlikte yaşadığı gerçeğini ortaya koymaktadır.

Tavsiyemiz peki ne mi? İyi ki okumuşuz, sizler de okuyun efendim…


 Sineklerin Tanrısı’nda Altını Çizdiklerimiz:

Sayfa 56. “Toplantılar! Amma da bayılırız toplantılara! Tanrının günü toplantı olsun. Günde iki kez toplantı olsun. Konuşup duralım…” Dönüp dirseğine yaslandı: “Bahse girerim ki, şimdi denizkabuğunu öttürsem, koşa koşa gelirler hemen. Hepimiz ağır başlı haller takılırız. Biri kalkıp der ki, bir jet uçağı yapalım, ya da bir denizaltı, ya da bir TV alıcısı. Toplantı bittikten sonra, beş dakika çalışırlar; sonra gene basıp giderler ya da ava çıkarlar.”

Sayfa 89. Düşündüklerini dile getirecek sözcüklerden yoksun olduğu için, belli belirsiz kalan, bir yığın karmakarışık düşüncelere daldı.

Sayfa 91. Eğer bir yüz üstten ya da alttan ışık aldığına göre değişiyorsa, neydi bir insan yüzü? Her şey neydi?

Sayfa 109. “Eğer ben denizkabuğunu öttürür, onlar da gelmezse, o zaman işimiz tamam. Ateşi koruyamayız. Hayvanlara döneriz; hiçbir zaman kurtulamayız. ”
“Eğer öttürmezsen, nasıl olsa hayvanlara döneceğiz pek yakında. Ne yaptıklarını görmüyorum ama işitiyorum onları.”

Sayfa 111. Birinden korkunca ondan nefret edersiniz ama boyuna da düşünüp durursunuz onu. Kendi kendinizi aldatırsınız; aslında kötü değildir dersiniz. Ama onu görünce, tıpkı nefes darlığına tutulmuş gibi olursunuz, soluk alamazsınız.

Sayfa 111. Domuzcuk, “Büyükler bilirler” dedi. “Karanlıktan korkmazlar. Bir araya gelirler, çay içerler, tartışırlar. O zaman işler yoluna girer...”

Sayfa 168. Gerçek bilinen şeyleri anlatılması olanaksız bir hayale dönüşmüştü.

Sayfa 170. İşleri yoluna koyup devam etmek zorundayız. İşte bu kadar. Büyükler öyle yapardı.

Sayfa 193. Bilinenin ama söylenemeyenlerin ağırlığı çökmüştü havaya.

Sayfa 195. Sorumsuz bir gücün yapabileceği çeşitli şeyleri kavramaya çalıştı.

Sayfa 258. Çocukların karabasanlarına giren canavar olduğunu açıklayan Sineklerin Tanrısı, çocuklar arasında ancak Simon’un gerçeği bildiğinin farkındadır; çünkü ancak Simon canavarın çocukların içinde olduğunu, bundan ötürü de hiçbir zaman öldürülemeyeceğini anlamıştır. Sineklerin Tanrısı kahkahalar atarak, “Sen biliyordun değil mi? Sizlerin bir parçası olduğumu biliyordun? (...) Her şeyin bozulmasının nedeniyim ben. Bunu biliyorsun, değil mi?” der. Sonra da Simon’u uyarır: “Seni istemiyorlar...”

 Ve kulüpteki arkadaşlarımızın Sineklerin Tanrısı için Bloglarında Paylaştıkları:


17 Kasım 2014 Pazartesi

Bin dokuz yüz seksen dört

Kitap Adı       : Bin Dokuz Yüz Seksen Dört
Yazar              : George Orwell
Yayın Evi        : Can Yayınları
Yayın Tarihi   : 1984              
Sayfa Sayısı     : 350

Tanıtım Bülteninden :
“Parti'nin dünya görüşü, onu hiç anlayamayan insanlara çok daha kolay dayatılıyordu. (...) Her şeyi yutuyorlar ve hiçbir zarar görmüyorlardı çünkü tıpkı bir mısır tanesinin bir kuşun bedeninden sindirilmeden geçip gitmesi gibi, yuttuklarından geriye bir şey kalmıyordu.”

George Orwell'in kült kitabı Bin Dokuz Yüz Seksen Dört, yazarın geleceğe ilişkin bir kâbus senaryosudur. Bireyselliğin yok edildiği, zihnin kontrol altına alındığı, insanların makineleşmiş kitlelere dönüştürüldüğü totaliter bir dünya düzeni, romanda inanılmaz bir hayal gücüyle, en ince ayrıntısına kadar kurgulanmıştır. Geçmişte ve günümüzde dünya sahnesinde tezgâhlanan oyunlar düşünüldüğünde, ütopik olduğu kadar gerçekçi bir romandır Bin Dokuz Yüz Seksen Dört. Güncelliğini hiçbir zaman yitirmeyen bir başyapıttır; yalnızca yarına değil, bugüne de ilişkin bir uyarı çığlığıdır.

Can Yayınları, bu "bütün zamanların kitabını" Celâl Üster'in özenli çevirisiyle okura sunmaktan kıvanç duyuyor.

2 Nisan 2014 Çarşamba

Tuhaf bir kadın

Kitap Adı       : Tuhaf Bir Kadın
Yazar            : Leyla Erbil
Yayın Evi       : İş Bankası Kültür Yayınları       
Yayın Tarihi   : 2011
Sayfa Sayısı   : 188

Tanıtım Bülteninden :
Leylâ Erbil'in zihinsel özgürlüğü, en başta, yapıtlarının, alışıldık edebiyat türlerinin sınırlarını zorlama sonucunu doğurmuştur. Genellikle öykücü ve romancı olarak tanınsa da, Erbil'in yaygın kabul gören bu edebi türlerle, onların klasik formlarıyla bir "sorunu" olduğu hemen her yapıtında fark edilir. Kabaca "roman", "öykü" diyebilsek de, türünü, yaslandığı geleneği ilk anda tam belirleyemediğimiz, birbirini yinelemeyen, kendine özgü yapıtlar ortaya çıkarmıştır. Yine de, belli bir tanışıklıktan sonra, bilmediğimiz bir metni elimize geçse, onun Erbil'e ait olduğunu rahatlıkla anlarız. Tuhaf Bir Kadın'ın önceleri bir öykü kitabı sanılmış olması bu bağlamda ilginçtir. Yazarın romanını "bitirmemesi" de önemlidir. Bu romanın yeni baskısında yazar, okura, Mustafa Suphi'nin kaderiyle ilgili yeni kaynaklar ulaştırır. Dikkat edilirse, tanımı gereği bitmiş, yazarından kopmuş, okura fırlatılıp orada kalakalmış bir edebi türde, romanda yapılmaktadır bu güncelleme...

29 Mart 2014 Cumartesi

Varoluş Yok oluş

Kitap Adı       : Varoluş Yok Oluş
Yazar             : Meltem Sözer
Yayın Evi       : İkinci Adam Yayınları
Yayın Tarihi   : 2012              
Sayfa Sayısı   : 352

Tanıtım Bülteninden :
Varoluş Yok Oluş, Osmanlının son zamanlardaki savaşları ve önemli olayları yansıtırken, sıra dışı olayların izinde aşk, hayat ve gerçekliğin sınırlarını sorguluyor. Hayatın kuralı olan süreklilik, bizlere değişerek devam edebilme fırsatı sunuyor.

"Bilinenle bilinmeyeni ayıran ince çizgi, ikisinin arasında gidip gelmek için kullanılır. Hayatın göründüğü kadar olmadığını sezeriz de, ona kapı aralığından geçercesine süzülüp ulaşabileceğimizi bilmeyiz. O aralıktan bakabilmiş olmam, iyi saatte olsunların hikâyelerini geceleri masal olarak dinlemekle mi ilgiliydi?
Yoksa onların tersine gelme korkusuyla mı?
Giysilerimin görünmeyen yerlerine iliştirilmiş muskalar mıydı nedeni?
Nazara karşı üzerlik otu yakılırken dumandan yanan gözlerimi çok kısmam m?
İmparatorluğun son zamanlarında doğmuş, yüz yılı geride bırakmış ve yaşlanmamış olan ben, gerçek aşkın ölmeyeceğine tanıklık ettim."

Meltem Sözer, çizimleri birçok kitap kapağında ve Milliyet Sanat Dergisi gibi yayınlarda yer almış bir çizerdir. Sırt çantasıyla gezdiği Avrupadan sonra Amerikada üç ayrı eyalette yaşamış, bu sırada çeşitli üniversitelerde sanat ve grafik tasarım eğitimine devam etmiştir. The Art Institutes en son devam ettiği üniversitedir. Yazar hâlen Palo Alto, Kaliforniada yaşamaktadır.

27 Mart 2014 Perşembe

Kardeşimin Hikayesi

Kitap Adı       Kardeşimin Hikayesi
Yazar            Zülfü Livaneli
Yayın Evi       : Doğan Kitapçılık
Yayın Tarihi   : 2013
Sayfa Sayısı : 330
Arka Kapak Yazısı :
Serenad fırtınasından sonra Livaneliden nefes kesen bir roman

Sakin bir balıkçı köyünde genç bir kadının cinayete kurban gitmesiyle başlar her şey. Dünyadan elini eteğini çekmiş emekli inşaat mühendisiyle genç, güzel ve meraklı gazeteci kızın tanışmasına da bu cinayet vesile olur. Kurguyla gerçeğin karıştığı, duyguların en karanlık, en kuytu bölgelerine girildiği hikâye, daha doğrusu hikâye içinde hikâye de böylece başlar. Modern bir Binbir Gece Masalının kapıları aralanır. Ancak bu kez Şehrazad erkektir.

Kardeşimin Hikâyesi aşkın mutlulukta ulaşılacak son nokta olduğuna inananları bir kez daha düşünmeye davet eden, aşka, aşkın karmaşıklığına ve tehlikelerine dair nefes kesen bir roman. Her sayfada yeni bir gerçekliği keşfedecek, kuşku ile kesinliğin sınırlarında dolaşacaksınız.

Mantıksız gibi geliyor ama o sabah uyandığımda tuhaf bir haber alacağımı biliyordum. Karadenizin lacivert dalgalarıyla baş başa kalmış olan bu ıssız köyde geçen her gün birbirinin aynısı olduğu için burada insanların heyecanla konuşacağı olaylara pek sık rastlanmazdı. O günün de ötekiler gibi sessizce akıp gitmesi gerekirdi ama galiba başka şeyler olacaktı. O mahmur sabah saatlerinde bir cinayet haberi alacağımı bilmiyordum elbette ama bir haber gelecekti. Daha yataktan çıkmamıştım, gözlerim kapalıydı, arkalarında fosforlu çizgiler bırakarak yıldırım hızıyla hareket eden mor tavşanları izliyordum.

26 Mart 2014 Çarşamba

Anne, baba ve diğer ölümcül şeyler

Kitap Adı       : Anne,Baba ve Diğer Ölümcül Şeyler
Yazar            : Yalçın Tosun
Yayın Evi       : Yapı Kredi Yayınları
Yayın Tarihi   : 2009              
Sayfa Sayısı   : 88

Tanıtım Bülteninden :
2011 Notre Dame de Sion Edebiyat Ödülü

Anne, Baba ve Diğer Ölümcül Şeyler bir ilk kitap... Olgun bir dille, dipdiri öyküler kotarıyor Yalçın Tosun. İnsana, dünyaya, çevresine, dahası kendi içine eğilip bakma gözü pekliğini gösterirken dostluğu, sevgiyi, mutluluk arayışını da hüzünle dillendiriyor. Dile gelmeyen, onun kaleminde incelikli bir kurguyla, alttan alta duyuruluyor.

Bu kitabı, yeni öykücülüğümüze hatırı sayılır bir katkı olarak da görüp okumalı.

“Kamyonetin bıraktığı toz dumanı çöküp her şey eski haline büründüğünde, hâlâ yolun başında duran iki küçük çocuğun ceplerinden, unutmabeni çiçeklerinden örülmüş birbirinden habersiz iki kolye sahibini bulamamanın verdiği hüzünle öylece sarkıyor.”

24 Mart 2014 Pazartesi

Deli Kadın Hikayeleri

Kitap Adı       Deli Kadın Hikayeleri
Yazar            : Mine Söğüt
Yayın Evi       : Yapı Kredi Yayınları
Yayın Tarihi   : 2013
Sayfa Sayısı : 176



Tanıtım Bülteninden :

" Girdiği kabın şeklini alan su, geçtiği yolların rengini de çalarmış…"

Mine Söğütten Unutulmayacak Delilik Hikâyeleri

Beş Sevim Apartmanı - Rüya Tabirli Cinperi Yalanları, Kırmızı Zaman, Şahbazın Harikulâde Yılı 1979, Madam Arthur Bey ve Hayatındaki Her Şey gibi romanları ve çeşitli biyografi, monografi, söyleşi kitaplarıyla okurların yakından tanıdığı Mine Söğüt bu defa hikâyeleriyle karşımızda.

"…kendini öldürme fikrini bu kadar çok seven biri kendini de çok seviyor demektir... kendini ve deliliğini" diyen yazar, Deli Kadın Hikâyeleri kitabında, aklın kıyısında gezinen, kadınlıklarını bir lanet gibi sırtlarında taşıyan, hepsi "kaybetmeye" yazgılı, içe işleyen yalnızlıklarıyla kalp burkan hayatları, varoluş kâbuslarını anlatıyor. Kitapta ayrıca, Bahadır Baruterin bu hikâyelerin izlenimleriyle yaptığı on resmi de yer alıyor.

Kalemini zehire, kana, cinnete, ölüme ve hayata aynı lezzetle batıran Mine Söğütten unutulmayacak yirmi bir delilik hikâyesi...


5 Mart 2014 Çarşamba

Zorba

Kitap Adı : Zorba
Yazar : Nikos Kazancakis
Yayın Evi : Can Yayınları
Yayın Tarihi :1982
Sayfa Sayısı : 335 

Tanıtım Bülteninden :
Zorba, Yunanlı ünlü yazar Nikos Kazancakis'in olgunluk dönemi ürünü 
(1946). Ağır ve suskunlukla yüklü geçen karanlık bir dönemin tadı buruk ilk meyvesi. Nikos
Kazancakis, çağdaş Yunan edebiyatının ancak buzlucam ardından seçilebilen, tedirgin ve büyük kişiliklerinden biri olarak çok tartışıldı, yanlış bilindi, az sevildi. Zorba adlı bu romanı, onun kendisiyle giriştiği bir tür sessiz hesaplaşma sayılabilir. Geçmişin, elden kayıp giden zamanın ve insanın temel yanılgılarının bir kez daha gözden geçirilmesidir bu roman. Zorba aracılığıyla Kazancakis özyaşamının yenilgiler ve soru işaretleriyle dolu bir bilançosunu çıkarır. Bu bağlamda ele alınınca, bu roman, Zorba ile yazarın yaşam öykülerinin çizili sınırları arasında sonsuz atkı ve çözgülerle sokunmuş büyülü bir kumaştır, denebilir; baştan sona sürekli bir arayışı, sonu gelmez çabaları yansıtan bir kanaviçedir; insanı arayışın serüvenidir...

28 Şubat 2014 Cuma

Düğümlere Üfleyen Kadınlar

Kitap Adı        : Düğümlere Üfleyen Kadınlar
Yazar              : Ece Temelkuran
Yayın Evi       : Everest Yayınları
Yayın Tarihi   : 2013              
Sayfa Sayısı   : 471
Tanıtım Bülteninden :
"Çünkü bir erkek bir kadının nefesi kadar"
Bir kadının kalbini fena kırmış bir adam...
O adamı öldürmek için çölü geçmeyi göze almış dört kadın... Düğümlere Üfleyen Kadınlar bu yolculuğun romanı. Ne kadar sevilse de tamir olmayan o yaralı coğrafyada, Ortadoğuda geçiyor. Saraylar devrilip, meydanlar dolarken sorular kalıyor geriye. Her yola en az bir soruyla çıkılır çünkü: Bir kadın ya da bir ülke nasıl sevilir sahiden?
"Amira, bize kadınları nasıl seveceğimizi anlatan bir kitap lazım. Yoksa hep böyle şapşal ve kavruk kalacağız. Bize kadınların nefesini genişletecek, o nefesin rüzgârına yelken açmamızı öğretecek bir kitap lazım. Yoksa biz ne kadar sevilsek tamir olmayız."