ursulacadilari etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
ursulacadilari etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

25 Şubat 2017 Cumartesi

Bağışlanmanın Dört Yolu ~ 01 Şubat 2017

Ursula Atölyeleri’miz devam ediyor… Ursula’dan sıkılmadık mı, bıkmadık mı? Mümkün değil! Biz Ursula K. LeGuin’i anlamaya çalıştıkça her yeni kitap bizi büyülemeye devam ediyor. Şubat ayı için seçtiğimiz kitabımız Bağışlanmanın Dört Yolu…

Kitabın adını ilk duyduğumda bildiğimiz klasik kişisel gelişim kitaplarından gibi geldi bana. Cehaletimi lütfen mazur görün, bir kişinin bağışlanmak üzerine bir yolculuğunu beklerken ben bambaşka bir kurgu ile karşılaştım. Gezegenler arasında yolculuklar, özgürlük için başkaldırı, kadınlar, erkekler, köleler, sahipler, iktidar savaşı… Ne varsa insana dair hepsini sığdırmış kitabına LeGuin.

Kitabı Ursula’nın o gizemli isimlendirme yeteneği sonucunda okumak, kimin kim olduğunu anlamak biraz vaktimizi almadı değil. Mesajlaşmalarımızı hatırlıyorum da…
- Bu kitap daha mı zor anlaşılıyor?
- Biraz zor akıyor ama belli bir süre sonra seni içine çekiyor…
Bir de çok gıcık oluyorum, ben daha kitaba başlamadan “Ben bitirdim.” diyen kulüp arkadaşlarıma 😜.

Konudan uzaklaşmadan dönelim kitabımıza. Dört yol, dört ayrı hikaye –İhanetler, Bağışlanma Günü, Halktan Bir Adam, Bir Kadının Kurtuluşu-  gibi dursa da kitap, birbirini bütünleyen hikaye serileri aslında. Zaman kavramına bizler gibi takılmayan Bahar’ın dediği gibi bir gezegenden bir gezegene giderken bir anda 80 yıl geçiyor ve arkanızda bıraktıklarınız çoktan ölmüş oluyorlar.

Dördüncü hikâye ya da bölüm, siz nasıl adlandırmak isterseniz, diğer üç hikâyenin daha kolay anlaşılmasını sağlamak üzere kurguyu net bir şekilde anlatıyor. Ekumen neresi, Hain nerde, Yeowe neresi, Gethen de mi vardı, hangi gezegenin uydusu yoktu? Sizin de kafanız karışacak kitabı okurken, ama Ursula sizi sarsarak tüm kitabı bir anda anlayıvermeniz için tüm olayları harika anlatımıyla okuyucularına sunuyor dördüncü bölümde. Kölelik, sınıf farklılığı, kadınların erkeklerden altta görülmesi, cinsel istismarın efendiler için normal olması… Bir kadının köle olarak doğumu ile başlayan, özgür bir kadın olmak için vazgeçmediği direnişi ile süren inanması güç ama bir o kadar de gerçekçi hayat hikayesi ile. Aslında dördüncü hikayeyi okuduktan sonra diğerleri baştan okumak belki diğerlerini daha iyi anlamanızı sağlayacaktır. Bu bölüm için çok sorguladım kendimi, ben Rakam ile aynı şartlarda olsaydım, onun yaptıklarına cesaret edebilir miydim? Banu, cevabın hala kulağımda, “Edemeyiz, çünkü bizlerin kaybetmekten korktuğu şeyler var. En basit olarak bir annesin!...”

Dört ayrı bölümde dört ayrı başrol oyuncusu var. Üç hikayede başrol kadınlarda iken, asıl bizlerce kitabın anahtar bölümü olan üçüncü hikayede bir erkek başrolü oluyor. Halktan bir adam olan Havzhiva sürekli bir değişim içinde. Kendine ait olduğu bir yer, bir hayat bulmaya çalışıyor. Geleneksel yapı ile kendi değerleri arasında kalarak gezegenler arası geçişler yapıyor. Geleneklerin hakimiyetindeki doğduğu kentine ait olamama hissi ile, yeni bir hayat kurduğu, bilmek üzerine odaklanılan kenti ise aşık olduğu kadın için terk ediyor. Geri gidemeyip, ileri doğru da gidecek yer göremeyince kendi için yana gidiyor. Gittiği yerde ise oraya ait olmayı, orda var olmayı seçiyor. Bir kadın ile birlikte gelenekleri ve bildikleri ışığında yeni bir yaşam kuruyor.

Ursula hayranlığımızın giderek arttığı doğrudur. Bu kitapta zorlandığımız noktada “ya, biz artık tıkanıyor muyuz, anlayamıyor muyuz?” dediğimiz de doğrudur. Bir kere daha anladım, kulüple okunan bir kitap, bu kadar güzel insanlarla üzerinde konuşulan bir kitap insanın ruhunu besliyor, bu toplantılarda ne konuşursak konuşalım büyük bir huzur ve mutluluk ile bir sonrakini iple çektiğimiz doğrudur.

Unutmadan, Yeowe için söylenen o şarkıyı Filiz’in yetenekli kızı İrem bizleri kırmayarak piyanoda çalarak, söyledi. Ürperdiğimiz andır, Filiz’in gözlerindeki gurur hakkıdır. İrem, seni sahnede görmek için sabırsızlanıyoruz. Yüreğine sağlık 😍.



Altını Çizdiklerimiz:

Sayfa 43: “Aramızda huzur olacak mı?” dedi sonunda.
“Huzura ihtiyacın mı var?”
Bir süre sonra hafifçe tebessüm etti kadın.
“Elimden geleni yaparım,” dedi adam.

Sayfa 90: Aynı cinssisiniz, aynı ırk, aynı insanlar, renk bakımından önemsiz bir farklılık dışında her yönüyle tamamen aynı. Bir mal çocuğunu bir sahip olarak yetiştirirseniz, her açıdan bir sahip olur; bunun tersi de geçerli. Yani siz ömürlerinizi aslında var olmayan bu muazzam bölünmüşlüğü korumak için harcıyorsunuz. Benim anlamadığım şey bunun ne kadar dehşet verici bir boyutta israf olduğunu görmemeniz. Ekonomik açıdan demiyorum!

Sayfa 117: Bir seçin hakkı olduğunu bilmek o seçimi yapmaktır. Değişmek veya kalmak: Nehir ve kaya. Halklar kayalardır, tarihçiler nehir. Kayalar nehrin yatağıdır.

Sayfa 152: Hiçbir şeyi dışından değiştiremezsin. Uzakta durmakla, olanları tepeden seyretmekle, genel hatlarını almakla sadece deseni görürsün. Yanlış olanı, eksik olanı. Tamir etmek istersin. Ama yamayamazsın. İçinde olman gerek, onu dokuman. Dokumanın bir parçası olman gerek.

Sayfa 155: “Toprak üzerine toprak ile yapılan çizgiler ve renkler bilgi ihtiva edebilir. Bütün bilgiler yereldir. Bütün gerçek de kısmi,” dedi Havzhiva annesinin yani Güneş’in Varisi’nin yabancı tacirlerle konuşurken takındığı tavrın bir taklidi olduğunu bildiği rahat, teklifsiz bir vakarla. “Hiçbir gerçek başka bir gerçeği gerçek dışı yapamaz. Bütün bilgi, tüm bilginin bir kısmıdır. Gerçek bir çizgi, gerçek bir renk. Bir kez daha büyük deseni görürsen, dönüp parçayı bütün zannetmeye devam edemezsin.”

Sayfa 158: Adam gülümsedi. “Ben isyankar değilim.”
“Pöh!” dedi kadın yine. “İsyankar değil misin? Sen tam göbeğinde, bütün hareketlerin kalbinde değil miydin başından beri?”
“A, tabii,” dedi adam. “Ama isyankar bir ruhla değil. İsyan insanın ruhunda olmalı. Benim işim kabullenmek. Rıza dolu bir ruhu barındırmak. Yetişirken bunu öğrendim ben. Bunu kabul ettim. Dünyayı değiştirmemeyi. Sadece ruhta bir değişim. Öyle olsun ki dünyada bir değişim olabilsin. Dünyada hakkıyla bir değişim olabilsin.”

Sayfa 159: “Yürümeyi,” dedi adam. “Kendi halkımla yürümeyi öğrendim.”

Sayfa 168: Ama rıza göstermek ya da reddetmek nedir bilmiyordum. Bunlar hürriyetin sözleridir.


Sayfa 174: Benim bütün söyleyebileceğim hem kadın, hem erkek olarak en kolay cinselliğimiz konusunda köle edilebiliyor olabildiğimizdir. Hatta hür erkekler ve kadınlar olarak hürriyetimizi en zor muhafaza edebildiğimiz yer de orası diyebiliriz. Tenin siyasi düzenleri iktidarın köküdür.

12 Şubat 2017 Pazar

Rüyanın Öte Yakası ~ 4 Ocak 2017

Biliyorum, biliyorum, biliyorum… Çok geç kaldım yazmak için. Bir de ukalalık yapıp bu defa not almayacağım bakalım not almadan ne kadar yazabiliyorum diye bir karar ile de yola çıkınca, bu kadar geç kalınca yazmak iyice zorlaştı benim için. Hatta bu kitabın üzerine bir Ursula kitabı daha okuduk. Ayıp bana, kendimi öncelikle bir esefle kınıyorum.

2017’nin ilk Ursula Atölyesi’ndeki kitabımız Rüyanın Öte Yakası’ydı. George Orr, gördüğü “etkili” rüyalar ile dünyayı değiştirebildiğini keşfetmiş ve etkili rüya görmemek için kendini ilaçlarla uyuşturmaya çalışan, devletin onu yönlendirdiği psikiyatristi Haber tarafından “ortada” bir adam olarak tanımlanmaktadır. Ortada, ne mutlu - ne mutsuz, ne kızgın - ne sakin, ne artı - ne eksi, tam bir ortada karakterdir George. Haber’in George’a ilk başta inanmadığını söylememize gerek yoktur sanırım. George, kendini iyileştirmek için Haber’in onu hipnotize etmesine izin verir. Hipnoz sonucu uykusunda dünyayı yeniden değiştiren George için bu defa durum değişmiştir, dünya değişirken buna şahit olan ve dolayısıyla da sırrını bilen biri daha vardır artık, Haber.

Haber hemen Tanrı rolüne soyunur. George’un rüyalarını öncelikle kendi amaçları ve daha sonra da kendince çizdiği dünya modeli için kullanmaya başlar. Haber’in geliştirmekte olduğu Arttırıcı isimli makinayı George’un üzerinde kullanmaya başlayarak, bildiğimiz bilim-kurgu romanlarındaki çılgın bilim adamları furyasına katılıverir.

Etkili rüyalar sonucunda Haber’in yine de kontrol edemediği değişiklikler olmaktadır. George bir şekilde kendi bilinç altında var olan bir sorunu, bir düşünceyi yeni dünyaya katmaktadır. Not almayınca kitabın içeriğinden çok bahsettim ama burada durmalıyım. Kitabı okuyup kendi rüyalarınızın ve gerçekliğinizin yolcuğunu yapmalısınız. Bu keyfi sizden çalamam.

Ursula’nın harika tasvirleri falan demek istemiyorum artık, bunu hepimiz yeterince konuştuk ama inanın bir merdiven sahnesi vardı, George, Haber’in ofisine ulaşmaya çalışırken… Film izlesem bende bu kadar gerçek etkisi yaratırdı. Ursula’nın kitapları için “Neden filmi çekilmiyor” üzerine de konuştuk  aslında; ama sanırım Ursula’nın anlattığı kadar etkili sahneler çekemezler…

Kitapta dikkatimizi çeken bir olaya daha değinmeliyim. George’un etkili rüyaları yüzünden bir çok defa farklı dünyalarda uyanıyordu. Bu dünyalarda bir çok şey değişiyordu, hiç değişmeyenler devlet başkanı ve süre gelen felaketlerdi. Bu noktada istek ve dileklerimizin doğru olarak söylenebilmesinin ne kadar önemli olduğunu görüyorduk. Dünyanın dışında uzaylılar ile olan savaşın sona ermesini isteyerek, uzaylıların dünyaya gelmesine sebep olmak gibi… İnsanlar kendi aralarında savaşmaz ise uzaylılar ile savaşıyor, toplu ölümler savaşlardan olmuyorsa hastalıktan, kıtlıktan ya da başka bir nedenden kaynaklanıyordu. Kısacası dünya kendi dengesini sağlamak adına insanlar ne yaparsa yapsın bir yolunu buluyordu.

LeGuin, bizim için kadın üzerine harika kitaplar yazmış bir yazardır. Yerdeniz serisinin ilk kitaplarında olduğu gibi bu kitapta da konu ve olaylar tamamen erkek bir kahramanın üzerine odaklanmış ve bir kadına ise kitapta yardımcı karakter olarak yer verilmişti. Yine de Heather güçlü bir kadındı.

Etkili rüya ise bambaşka bir kapıydı bizim için. Rüyalarımızı kontrol etmek, rüyalarımızda neleri nasıl gördüğümüz, korkularımız, mutluluklarımız, içimizde olan ne varsa, düşüncelerimizle, mantığımızla bunları ne kadar örtmeye çalışsak da alt benliğimizin rüyalarımızda etkili olduğu üzerine sohbetimiz. Aramızda Şaman yolculuklarına çıkanlarımızın bizi daha da aydınlatması ile kitabı özümseyerek, “vay be” dediğimiz doyurucu bir konuşma… Rüyalarımızı paylaştığımız dakikalar…

Rüyanın Öte Yakası’ndan bir ay geçtikten sonra kağıtsız kalemsiz aklımda bunlar kalmış. En çok buraya yakışacak bu söz:

Sürç-ü lisan ettiysek affola!...


Altını çizdiklerimiz:

Sayfa 58: İnsanların ruhlarını sınayan bu zorlu çağımızın bir başka kurbanıydı.

Sayfa 65: İnsanı insan kılan yalnız ve yalnız diğer insanlar üzerindeki etkisi ve diğer insanlarla kurduğu ilişkilerdi; ahlak da insanın başkalarına iyilikte bulunması, kişinin sosyopolitik bütün içinde üzerine düşen işlevi yerine getirmesi olarak tanımlamadığı sürece hepten anlamsız bir terimdi.

Sayfa 99: Her şeyin illa da bir amacı olacak diye bir şey yok, sanki evren bir makineymiş de her parçasının faydaki bir işlevi varmış gibi konuşuyorsunuz siz de. Madem öyle, bir galaksinin işlevi nedir? Hayatımızın bir amacı olup olmadığını bilmiyorum, bunun bir önemi olduğunu da sanmıyorum açıkçası. Asıl önemli olan bütünün içinde bir parça olmamız. Bir kumaşın içinde iplik ya da kırdaki bir ot sapı. O nasıl öylece varsa, biz de öylece varız. Bizim yaptıklarımız, çimenleri yalayıp geçen rüzgara benziyor.

Sayfa 115: Kimseye hiç bir davaya göbeğinden bağlı olmayanlardan, eylemde bulunmayanlardan, başka ellerce şekillendirilmemişlerden olmanın sunduğu sonsuz olanaklar, o sınırsız ve vasıfsız bütünlük: kendinden başka hiçbir şey olmamaklığıyla her şey olan varlık.

Sayfa 120: Söylediği şeyler ne kadar korkunç olursa olsun sesinde asla kırgınlıktan, küskünlükten eser olmuyordu. Alınıp gücenmeyen, nefret etmeyen insanlar var mı sahiden? diye merak etmekten kendini alamadı Heather. Evrene asla çıkışmayan, terslenmeyen insanlar var mı sahiden? Kötülüğü tanıyan, ona direnen, ama asla onun etkisi altında kalmayan?

Sayfa 129: Belki başından beri de öyleydi, rüyalardan ibaretti her şey! Ne olursa olsun, her şey yolunda. Olacağı olmayan bir şeyi oldurabileceğini sanmıyorsun herhalde? Ne sanıyorsun ki sen kendini! Dünyada hiçbir şey sebepsiz yere olmaz, olacağı yoksa hiçbir şey olmaz. Hem de asla! Bunun adına ister gerçek de, ister rüya, ne fark eder ki? Hepsi aynı kapıya çıkıyor - değil mi?

Sayfa 130: Onun gibi dünyada her şeyin bir sebebi olduğuna, insanın bir parçası olduğu gibi bir bütünün var olduğuna ve onun parçası olmakla insanın da bütünlendiğine inanan bir ne olursa olsun asla Tanrı rolüne soyunmaya heves etmez. Yalnız kendi varlıklarını yadsımış olanların oynamaya can attığı bir oyundur Tanrıcılık.

Sayfa 137: Radyoyu dinliyordu ama radyo onu dinlemedikten sonra neye yarardı ki bu. Yapayalnızdı ve yalnızlıkta hiçbir şey gerçek gelmiyordu. Konuşacak birine ihtiyaç duyuyordu, kim olduğu hiç önemli değildi, yeter ki bir can olsundu; birilerine neler hissettiğini anlatmalıydı ki, sahiden bir şey hissedip hissetmediğini anlayabilsin.

Sayfa 165: Kendi kendini hükümsüz kılmaya meyilli, merkezde terazilenmiş o kişiliğin, acaba seni olaylara savunmacı bir biçimde bakmaya mı itiyor diye merak ediyorum bu noktada. Kendini kendinden bir an için ayırmaya, kendi bakış açına dışardan, tarafsız bir gözle bakmaya çalışmanı istiyorum senden. Kendi dengeni kaybetmekten korkuyorsun sen. Oysa değişim illa dengeni bozacak diye bir şey yok ki; hayat durağan bir nesne değil ne de olsa. Bir süreç. Hayatta kımıldamadan durmak olası değil. Akıl düzeyinde sen de biliyorsun bunu, ama duygusal olarak reddediyorsun. Bir andan sonraki ana geçildiğinde hiçbir şey aynı kalmıyor, aynı nehirde iki kez yıkanamazsın. Hayat; evrim; uzay ve zamandan, madde ve enerjiden olma bütün evren, varoluşun kendisi özü itibarıyla değişim demek zaten.

Sayfa 179: Olanı inkar ettikçe, olmayanın pençesine düşerdi insan, boşluğu doldurmak için hep birden üşüşen zorlantıların, fantezilerin ve dehşetlerin pençesine düşerdi.

Sayfa 187: Aşk taş gibi durduğu yerde beklemez, tıpkı ekmek gibi yapılmalıdır; hep yeniden yapılmalı, taze tutulmalıdır. Yapılıp bittiğinde birbirlerinin kolları arasında, aşkı tutarak yatıp uyudular.

Sayfa 216: Vakit var. Dönüşler var. Gitmek dönmektir.


15 Aralık 2016 Perşembe

Lavinia ~ 30 Kasım 2016

Bazen Oblomovluk damarlarımda geziniyor, karar alıyorum, hemen yazacağım diyorum, ama olmuyor. Baktım on beş gün olmuş Lavinia konuşalı, parmaklarımı çalıştırma zamanı dedim, sönmeden içimdeki Lavinia ateşi.

Söner mi onu da bilemem, ziyadesiyle Ursula büyülemeye devam ediyor. Kadının gücü üzerine yazılmış harika bir romanın bizleri, beni sarmaması zaten imkânsız. Vergilius; Roma İmparatorluğu’nun Troyalılar’dan Aeneas tarafından kurulduğunu anlatır destanında. Yiğit, güçlü ve bilge savaşçı Aeneas hiç ayak basmadığı topraklarda diğer kral ve prenslerden oluşan rakiplerini yenerek, kendi tanrılarının ona bahşettiği kehaneti gerçekleştirmek için Latium kralının kızı Lavinia'yla evlenir. Destanda Lavinia'nın kadın olarak ne belirgin bir rolü, ne de kendine ait bir sesi vardır. Ursula ise bu kitap ile destanı güçlü bir kadın ile tamamlamaktadır.

Lavinia, bir kadının çocukluğu ile başlayan, evlat, sevgili, eş ve anneliği üzerine bir kadının hikâyesi. Anlatım dili fantastik gibi gelmese de, savaş meydanı, saray, orman, adak için gidilen mağara, kehanetler, her şey o kadar güzel tasvir ediliyor ki, bu fantastik kurguda ya siz Lavinia oluyorsunuz ya da bir film gibi Lavinia’yı izliyorsunuz. Bu şiirsel dil, bu defa bilim kurgu yerine mitolojik bir anlatımla karşımızda. Okuduğumuz diğer romanlarından çok farklı, Ursula’nın son dönem kitapları daha kadın merkezli ve kadın odaklı, ki Lavinia da bu kitaplardan biri.

Lavina ne mi yapıyor? Roman boyunca defalarca karışan ve yıkılmaya yüz tutan bir topluluğu gelip toparlıyor ve bir imparatorluk kuruyor. Bugünkü Roma’nın temellerini atıyor. Tarihsel ve mitolojik öğeler iç içe geçiveriyor. Kurgu, efsane, tarih… Hala ayrıştıramadım bu üçlüye ait olayları kafamda, ama böyle de kalsınlar, ben böyle sevdim Lavinia ve Roma’yı.

Kitapta mitolojik öğelere fazlasıyla değinilmiş. Bildiğimiz kral ve kraliçelerin aksine kitapta iktidarda olanlar, tanrıların elçileri ama halklarının hizmetkarı olarak bu görevi yerine getiriyorlar. Tanrıları için her gün dua ediyor, onlara adanacak hayvanları kendileri besliyorlar, seçiyorlar, kurban edip her türlü işi kendileri yapıyorlar. Törenleri ve ritüelleri halk için kendileri yerine getiriyorlar. Tanrılar insanlarla birlikte gidiyor her yere. Roma’nın enerjisinin nereden geldiği üzerine mitolojik bir anlatım bizi büyülüyor.

Farklı birçok ilişki var bu kitapta. Anne-kız, anne-oğul, baba-oğul, karı-koca, kadın-erkek, erkek-erkek. İlişkiler üzerine uzun uzun konuştuk aslında, ama onları yazsam kitabı okunmaz hale getiririm, merakınız öldürmeyeyim. Kısaca şöyle bir üzerinden geçiverelim. Her ilişki o kadar güzel tanımlanmış ki, oradaki duyguların size geçmemesi imkânsız bir şey. Lavinia ile şair başlı başına konuşulacak bir konu, bununla birlikte Lavinia ile Aeneas arasındaki çekim oldukça etkilemişti bizi ama ben kendi adıma burada acayip bir sorgulama yaptım. Bunun üzerine de çok soru sordum bizim cadılara. Meşhurdur benim dibine kadar sorgulamalarım, savcı olurmuş benden, elimin hamuru ile mühendislik neyime :P.  Takıldığım nokta, kitapta bir çok kehanete yer verilmesi, bu kehanetlere sonuna kadar inanarak bir kadının kehanetler uğruna savaş çıkmasını, bir çok insanın ölmesini göze alması ne kadar mantıklıydı? Cevaplar beni ikna etti, kehanet bir büyücünün ya da başka birinin suya bakarak, bakla atarak ortaya koydukları değildi burada, aksine kişinin atalarından ona miras kalan bir özelliği, içinden gelen sesleri dinlemesi ve kendi yorumlama gücüydü. Kısacası kehanete yeni bir bakış açısı vermiş oldular, sağ olsunlar.

Okul zamanı malum, toplantılardan erken ayrılmam gerekiyor, ben kalktıktan sonra neler konuşuldu hep aklım bizimkilerde kalıyor. Yapacak bir şey yok, annelik…

Kitap için son cümlem, mutlaka okuyun…



Altını Çizdiklerimiz:

Sayfa 51: Bir kız baba evinde, hayatının geri kalanını sürgünde yaşayacak bir kadın olmak üzere neden büyütülür?

Sayfa 61: Hepimiz kendi ahiretimize tahammül etmek zorundayız.

Sayfa 64: Yine de intihar ihanete verilmiş korkakça bir cevap gibiydi.

Sayfa 66: Acımasızlık zayıflara göredir.

Sayfa 71: Bir hiçsin adeta. Tutulmamış bir söz gibi. Bunun telafisi yok şimdi.

Sayfa 74: Yüreğimizde bu ateşi yakan tanrılar mı, yoksa her birimiz derin arzularımızı tanrı haline mi getiriyoruz?

Sayfa 76: Adalete hasretim, ama adaletin ne olduğunu bilmiyorum. İhanete uğramak kötü. İnsanın ihaneti kaçınılmaz kıldığını bilmesi daha da kötü.

Sayfa 76: Hepimiz tesadüfiyiz, koşullara bağlıyız. İçerleme aptalca ve yüce gönüllülükten uzak bir duygu, öfke bile yetersiz.

Sayfa 187: Erkekler kadınlar için sadakatsiz, değişken yakıştırmalarında bulunurlar ve bu lafları her daim tehdit altında olan cinsel onurlarından kaynaklanan bir kıskançlık içinde söyleseler de, sözlerinde doğruluk payı vardır. Biz hayatımızı, varlığımızı değiştirebiliriz; istesek de istemesek de değiştiriliriz. Ay değiştiği halde nasıl ki tekse, biz de bakire, eş, anne, büyükanneyizdir. Erkekler ise bütün o tez canlılıklarına rağmen neyse odurlar, togalarını giydikten sonra bir daha değişmezler, bu yüzden bu katılığı bir erdem haline getirir ve onu yumuşatıp kendilerini özgürleştirebilecek her şeye direnirler.

Sayfa 189: Bence insan büyük bir mutluluğu kaybedip de onu hatırlamaya çalıştığında, üzüntüye davetiye çıkarmış olur yalnızca; halbuki sürekli mutluluğu düşünmezse onu yüreğinde ve bedeninde bulabilir kimi zaman, sessiz, sedasız ama kalıcı.