kitapkulubu etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
kitapkulubu etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

25 Şubat 2017 Cumartesi

Bağışlanmanın Dört Yolu ~ 01 Şubat 2017

Ursula Atölyeleri’miz devam ediyor… Ursula’dan sıkılmadık mı, bıkmadık mı? Mümkün değil! Biz Ursula K. LeGuin’i anlamaya çalıştıkça her yeni kitap bizi büyülemeye devam ediyor. Şubat ayı için seçtiğimiz kitabımız Bağışlanmanın Dört Yolu…

Kitabın adını ilk duyduğumda bildiğimiz klasik kişisel gelişim kitaplarından gibi geldi bana. Cehaletimi lütfen mazur görün, bir kişinin bağışlanmak üzerine bir yolculuğunu beklerken ben bambaşka bir kurgu ile karşılaştım. Gezegenler arasında yolculuklar, özgürlük için başkaldırı, kadınlar, erkekler, köleler, sahipler, iktidar savaşı… Ne varsa insana dair hepsini sığdırmış kitabına LeGuin.

Kitabı Ursula’nın o gizemli isimlendirme yeteneği sonucunda okumak, kimin kim olduğunu anlamak biraz vaktimizi almadı değil. Mesajlaşmalarımızı hatırlıyorum da…
- Bu kitap daha mı zor anlaşılıyor?
- Biraz zor akıyor ama belli bir süre sonra seni içine çekiyor…
Bir de çok gıcık oluyorum, ben daha kitaba başlamadan “Ben bitirdim.” diyen kulüp arkadaşlarıma 😜.

Konudan uzaklaşmadan dönelim kitabımıza. Dört yol, dört ayrı hikaye –İhanetler, Bağışlanma Günü, Halktan Bir Adam, Bir Kadının Kurtuluşu-  gibi dursa da kitap, birbirini bütünleyen hikaye serileri aslında. Zaman kavramına bizler gibi takılmayan Bahar’ın dediği gibi bir gezegenden bir gezegene giderken bir anda 80 yıl geçiyor ve arkanızda bıraktıklarınız çoktan ölmüş oluyorlar.

Dördüncü hikâye ya da bölüm, siz nasıl adlandırmak isterseniz, diğer üç hikâyenin daha kolay anlaşılmasını sağlamak üzere kurguyu net bir şekilde anlatıyor. Ekumen neresi, Hain nerde, Yeowe neresi, Gethen de mi vardı, hangi gezegenin uydusu yoktu? Sizin de kafanız karışacak kitabı okurken, ama Ursula sizi sarsarak tüm kitabı bir anda anlayıvermeniz için tüm olayları harika anlatımıyla okuyucularına sunuyor dördüncü bölümde. Kölelik, sınıf farklılığı, kadınların erkeklerden altta görülmesi, cinsel istismarın efendiler için normal olması… Bir kadının köle olarak doğumu ile başlayan, özgür bir kadın olmak için vazgeçmediği direnişi ile süren inanması güç ama bir o kadar de gerçekçi hayat hikayesi ile. Aslında dördüncü hikayeyi okuduktan sonra diğerleri baştan okumak belki diğerlerini daha iyi anlamanızı sağlayacaktır. Bu bölüm için çok sorguladım kendimi, ben Rakam ile aynı şartlarda olsaydım, onun yaptıklarına cesaret edebilir miydim? Banu, cevabın hala kulağımda, “Edemeyiz, çünkü bizlerin kaybetmekten korktuğu şeyler var. En basit olarak bir annesin!...”

Dört ayrı bölümde dört ayrı başrol oyuncusu var. Üç hikayede başrol kadınlarda iken, asıl bizlerce kitabın anahtar bölümü olan üçüncü hikayede bir erkek başrolü oluyor. Halktan bir adam olan Havzhiva sürekli bir değişim içinde. Kendine ait olduğu bir yer, bir hayat bulmaya çalışıyor. Geleneksel yapı ile kendi değerleri arasında kalarak gezegenler arası geçişler yapıyor. Geleneklerin hakimiyetindeki doğduğu kentine ait olamama hissi ile, yeni bir hayat kurduğu, bilmek üzerine odaklanılan kenti ise aşık olduğu kadın için terk ediyor. Geri gidemeyip, ileri doğru da gidecek yer göremeyince kendi için yana gidiyor. Gittiği yerde ise oraya ait olmayı, orda var olmayı seçiyor. Bir kadın ile birlikte gelenekleri ve bildikleri ışığında yeni bir yaşam kuruyor.

Ursula hayranlığımızın giderek arttığı doğrudur. Bu kitapta zorlandığımız noktada “ya, biz artık tıkanıyor muyuz, anlayamıyor muyuz?” dediğimiz de doğrudur. Bir kere daha anladım, kulüple okunan bir kitap, bu kadar güzel insanlarla üzerinde konuşulan bir kitap insanın ruhunu besliyor, bu toplantılarda ne konuşursak konuşalım büyük bir huzur ve mutluluk ile bir sonrakini iple çektiğimiz doğrudur.

Unutmadan, Yeowe için söylenen o şarkıyı Filiz’in yetenekli kızı İrem bizleri kırmayarak piyanoda çalarak, söyledi. Ürperdiğimiz andır, Filiz’in gözlerindeki gurur hakkıdır. İrem, seni sahnede görmek için sabırsızlanıyoruz. Yüreğine sağlık 😍.



Altını Çizdiklerimiz:

Sayfa 43: “Aramızda huzur olacak mı?” dedi sonunda.
“Huzura ihtiyacın mı var?”
Bir süre sonra hafifçe tebessüm etti kadın.
“Elimden geleni yaparım,” dedi adam.

Sayfa 90: Aynı cinssisiniz, aynı ırk, aynı insanlar, renk bakımından önemsiz bir farklılık dışında her yönüyle tamamen aynı. Bir mal çocuğunu bir sahip olarak yetiştirirseniz, her açıdan bir sahip olur; bunun tersi de geçerli. Yani siz ömürlerinizi aslında var olmayan bu muazzam bölünmüşlüğü korumak için harcıyorsunuz. Benim anlamadığım şey bunun ne kadar dehşet verici bir boyutta israf olduğunu görmemeniz. Ekonomik açıdan demiyorum!

Sayfa 117: Bir seçin hakkı olduğunu bilmek o seçimi yapmaktır. Değişmek veya kalmak: Nehir ve kaya. Halklar kayalardır, tarihçiler nehir. Kayalar nehrin yatağıdır.

Sayfa 152: Hiçbir şeyi dışından değiştiremezsin. Uzakta durmakla, olanları tepeden seyretmekle, genel hatlarını almakla sadece deseni görürsün. Yanlış olanı, eksik olanı. Tamir etmek istersin. Ama yamayamazsın. İçinde olman gerek, onu dokuman. Dokumanın bir parçası olman gerek.

Sayfa 155: “Toprak üzerine toprak ile yapılan çizgiler ve renkler bilgi ihtiva edebilir. Bütün bilgiler yereldir. Bütün gerçek de kısmi,” dedi Havzhiva annesinin yani Güneş’in Varisi’nin yabancı tacirlerle konuşurken takındığı tavrın bir taklidi olduğunu bildiği rahat, teklifsiz bir vakarla. “Hiçbir gerçek başka bir gerçeği gerçek dışı yapamaz. Bütün bilgi, tüm bilginin bir kısmıdır. Gerçek bir çizgi, gerçek bir renk. Bir kez daha büyük deseni görürsen, dönüp parçayı bütün zannetmeye devam edemezsin.”

Sayfa 158: Adam gülümsedi. “Ben isyankar değilim.”
“Pöh!” dedi kadın yine. “İsyankar değil misin? Sen tam göbeğinde, bütün hareketlerin kalbinde değil miydin başından beri?”
“A, tabii,” dedi adam. “Ama isyankar bir ruhla değil. İsyan insanın ruhunda olmalı. Benim işim kabullenmek. Rıza dolu bir ruhu barındırmak. Yetişirken bunu öğrendim ben. Bunu kabul ettim. Dünyayı değiştirmemeyi. Sadece ruhta bir değişim. Öyle olsun ki dünyada bir değişim olabilsin. Dünyada hakkıyla bir değişim olabilsin.”

Sayfa 159: “Yürümeyi,” dedi adam. “Kendi halkımla yürümeyi öğrendim.”

Sayfa 168: Ama rıza göstermek ya da reddetmek nedir bilmiyordum. Bunlar hürriyetin sözleridir.


Sayfa 174: Benim bütün söyleyebileceğim hem kadın, hem erkek olarak en kolay cinselliğimiz konusunda köle edilebiliyor olabildiğimizdir. Hatta hür erkekler ve kadınlar olarak hürriyetimizi en zor muhafaza edebildiğimiz yer de orası diyebiliriz. Tenin siyasi düzenleri iktidarın köküdür.

21 Aralık 2016 Çarşamba

Lolita ~07 Aralık 2016

Aralık ayı yazarımız Vladamir Nabokov ve o ünlü kitabı Lolita. Gündemimizde cinsel istismara ve tecavüze yönelik bir kanun tasarısı varken, kaderin oyunu mudur bilinmez ama bizim kulüp kuramızdan da bu kitabın çıkması, insana isabetin böylesi dedirtiyor. Edebiyata, romana ya da kitaplara ilgi duymayan herkes Lolita’yı duymuştur. İki kere filmi çekilmiş olması, bu eserin gücünü okumadan da gösteriyor.

Zordu Lolita’yı okumak, hem de çok zor. Anne olarak, özellikle 11 yaşında bir kız annesi olarak, 12 yaşında bir kız çocuğuna öncelikle ilgi duyan ama daha sonrasında cinsel olarak da kızı kullanan bir adamın hikayesini okumak ve bu konu ancak bu kadar güzel anlatılırdı demek. 1962’de Kubrick tarafından çekilen filmi izlemedim, ama 1997’de Lyne tarafından çekileni izlemiştim. Kitabı okumadan önce bana filmden ne hatırlıyorsun diye sorsalar, sadece bir “Hiç!...” duyarlardı. Kesinlikle karşıyım, kitapları senaryolaştırıp, filmini çekmeyelim… Büyüsü yok oluyor.

Kitaba girmemişiz bile. Kitabın iç sayfasında Lolita başlığının altında “Beyaz Irktan Dul Bir Erkeğin İtirafları” yazmaktadır. Bir erkeğin, kız çocuklarına duyduğu bu ilgi, 12 yaşındaki Lolita’ta duyduğu o arzu için kızın annesi ile evlenmesi… Kitap bizi sarstı. Belki bu kadar merak uyandırarak okuduğumuz için sarstı, belki de biraz içselleştirmek bizi ürküttü. Yer yer hepimiz kapıldık Humbert’in kendini ifade edişine. Okuyucusu ile yani bizlerle sık sık da iletişim kuruyor, sanki dalga geçer gibi, bazen mürekkep yalayan okuyucusu oluyoruz, bazen aklı başında olan okuyucusu, bazen de eski moda okuyucusu… Okuyucusu ile bu kadar etkileşimde olunca da bizi kitabın içine sürüklerken tam da aklımızdaki soruları soruveriyor. Öyle betimlemeler verdi ki, kıza suç bulmaya kalktık, yargıladık. Günümüzde tecavüz davalarında da “rızası olmak” hafifletici bir öğe değil mi? Yok, hayır, olgun bir insanın bir çocuğun ne kadar isteği, rızası olursa olsun, bunu yapmaya hakkı yok. Hepimiz hem fikiriz bunda. Anneannelerimiz ister on dörtlerinde evlendirilmiş olsunlar, ister on ikilerinde. Değişiyorsa etrafımızda her şey, bir zahmet bunları da artık kabullenelim. Bu arada kız ya da erkek çocuğu olması da hiçbir şeyi değiştirmez.

Humbert’i yargılarken bile hafifletici olgular çerçevesinde dolaştık. İnsanlığın bildiğimiz ve hatta bilmediğimiz tarihinden beri çocuklara duyulan cinsel arzu ne yazık ki var. Belki tarihi genetiğimizde kodlu bu, bazı yönlerimiz gibi kimimizde eğitilmiş kimimizde eğitilememiş. Ancak, günümüzde her türlü teknolojik gelişime ayak uydururken, lütfen çocuklara kimse el uzatmasın. Ellerimizde pahalı telefonlar ile ilkel duygularımızdan bahsetmeyelim. Freud’a göre en kuvvetli iki dürtü olsa da cinsellik ve şiddet, bir insanın hayatını, geleceğini kimsenin karartmaya hakkı yok. Çok seviyorsanız eğer, bir zahmet bekleyin on sekizine kadar.

Bu kadar tepkili olduğumuz bir konu - Gülnur’un isyanı hala kulaklarımızda olsa gerek, Deniz sen beni hala ikna edemedin aldığım karara ilişkin – nasıl bu kadar mı güzel anlatılmış? Magazinci okuyucumuz Ayşe der ki, Nabokov sinestezikmiş. Sinestezisi ilk kez duyan ben anında açıklama istedim. Bu kişilerde beş duyu organı normal duyu organları gibi çalışmazmış. Örneğin, gördüklerini koklayabilirlerken, duyduklarını tadabilirlermiş. Gelen bir koku onlarda ses olarak algı oluştururmuş. Nabokov, eşi ve çocuğu, üçü de sinestezikmişler.

Nabokov kitabı için çok güzel bir son söz yazmış, önsözlerden daha çok sever oldum bu son sözleri. Bir yazarın diyor, bir konu aklına geldiğinde mutlaka onu yazması gerekir, o öyle aklına gelip de bir kenara atabileceği bir şey olmaz diyor. Bu konuyu zaten öncelikle bir hikayede el alıyor, yıllar sonra ise bu romanı yazıyor. Dört yayın evi ret ediyor, kimi korkuyor basmaktan, kimi erotizmi yerleştirmek istiyor kitaba, kimi ise istismarı uğrayan çocuğun cinsiyetini değiştirmek istiyor. Bu arada kitaptan cinsel içerikli sahneler bekleyenler, kitaba el sürmesin bile, kesinlikle kokuşmuş sahnelerin zerresini bulamayacaklar.

Bu kitabın kabul görme nedeni ise bizce oldukça donanımlı olan Humbert’in – akademik, sanatsever, entelektüel, yakışıklı (ben demedim Humbert dedi) – kitabın sonunda cezalandırılmış olmasıydı. Sonunda her filmde beklediğimiz, her kitapta olmasını istediğimiz, kötünün cezalandırılması bu kitapta en başta sunulduğu için belki de kitabı okumayı başardık.

Nabokov’un betimlemeleri, okuyucu ile kurduğu bağ o kadar sarstı ve etkiledi ki bir çoğumuz Nabokov’dan bir kitap daha okumaya karar verdi.

Selda’cığım, yine mi çok devrik cümlelerim var? Yazıya başlarken kullanmayacağım demiştim ama sonrasında kaybettim kendimi ;).



Altını Çizdiklerimiz:

Bu defa çok şey çizemedik bu kitapta, betimlemeler güzeldi, duygular çok güzel ifade edilmişti. Beni kızın duygularına yönelik iki yer vurdu.

Sayfa 326: Öyle koyu bir çaresizlik vardı ki yüzünde, artık haksızlığın ve çaresizliğin sınırları zorlandığından – zorlanan her sınır kendisini aşan bir şeylerin habercisidir – bu çaresizlik bir an sonra aldırışsız bir bönlüğe dönüşüverecek gibi görünüyordu; yüzündeki anlamsız aydınlık da bundan ötürü olmalıydı.

Sayfa 331: Fakat sonuçta bütün bu meselenin gelip dayandığı korkunç nokta şuydu; o eşi görülmemiş, o hayvanca birlikteliğimiz sırasında gelenekçi Lolita'm yavaş yavaş en sefil aile hayatının bile uzun sürede bu öksüze sunabileceğim en iyi şey olan bu kızılbaşlık bozuntusundan iyi olduğunu fark etmişti.


6 Ekim 2016 Perşembe

Dünyaya Orman Denir ~ 3 Ekim 2016

Doyamadık Ursula K. LeGuin okumaya, etrafımdaki kişilerin düşlerini etkileyecek kadar ondan ve kitaplarından konuşur olmuşum. Doymak ne kelime, anlamaya çalışmak, her kitabında onunla yeni bir dünya keşfetmek ne keyif verici, ne öğreticidir benim için bilemezsiniz. Ursula denince gözleri parlayan kadınlardan oldum, tıpkı diğer Ursula Cadıları gibi.

Yerdeniz Serisi bitti ama biz Ursula Atölyelerimiz’e Dünyaya Orman Denir ile devam etme kararı aldık. Çok sevdik, çok içselleştirdik.

Ursula, bu defa sizi işgal edilen bir gezegene götürüyor. Athshe insanları, Arzlı istilacılara –onlar kendilerini insan olarak tanımlıyorlar- göre “Yaratıkçıklar”, kendi dünyalarını – ki onların dünyası orman– korumak için öldürmeyi ve savaşmayı öğreniyorlar. O güne kadar asla saldırmamış, öldürmemiş olan Athsheler'den tüm vücudu tüylerle kaplı ve Arzlılar’ın yarı boyundaki Selver’ın istilacılara neden başkaldırdığını yazmak doğru olmaz elbette. Ancak, Selver’ın bir köle iken, tek saldırma şekli şarkı söylemek iken bütün adayı arkasına alarak bu savaşın “Tanrı”sı olmasını siz de okumak istersiniz sanırım.

Kitapta insanların kendilerine yaşam alanı kurmak, kamplarını oluşturmak, gemilerine yer açmak ve fahişelerini bu gezegene getirmek için ağaçları kesmek üzerine gerçekleştirdikleri sömürgecilik politikası ile tanışıyorsunuz. Tabii ki çok tanıdık, Ursula bile bu kitabında Vietnem Savaşı’na karşı fikirlerinin olduğunu belirtmiştir.

Athsheler ile ilgili aslında biraz tanımlama yaptık ama en büyük yetenekleri düş görebilmeleri. Onlar için iki zaman var, dünya-zaman –ki Arzlılar buna gerçek zaman diyorlar- ve düş-zaman. Athsheler’e göre ise bu iki zaman birbiri ile tamamen iç içe, bağlı. Kişinin delirmemesi, hayata sıkı sıkıya tutunabilmesi için düş zamanına mutlaka gitmesi gerekir. Selver'da bir düş gören ya da hala düş görebilen.

Selver’ı kölesi olarak kullanan Lyubov, Selver’ın hayatını kurtardığı andan itibaren, onunla dost olmak ve onların dilini öğrenmek için çalışmıştır. Ahh, tabii ya Lyubov kim? İstilacıların bilim adamı. Sömürülen yerin halkı hakkında raporlar yazmakta. Onun için en ilginç olay düş-zaman tabii sonrasında Athsheler’deki değişim oluyor.

Lyubov ile Selver arasındaki dostluk üzerine bayağı bir tartıştık. Selver, aslında bir denek değil miydi? Zaten Lyubov’un amacı onu gözlemlemek değil miydi? Lyubov da ne kadar dostum derse desin, bu tüylü yaratıkçıkları hor görmüyor muydu?

Selver’ı kim mi çıldırttı? Tabii ki bir erkek, Davidson. Kadın olmasını bekleyemezdik değil mi? :P Yoksa bir kadının da bu olaylarda yer aldığını buraya yazsak, kitaba olan ilginizi azaltır mıyız? Davidson, bir asker, yaratıkçıları, ormanı, kadınları asla umursamayan, her şeyi kendine isteyen kısaca egoist bir istilacı. Verilen sözleri tutmak mı? Davidson’dan bunu asla beklemeyin.  

Kitapta, iyi ve kötü arasında bir çekişme var. Arzlılar’ın kendine insan deyip, Athsheler'e yaratıkçık demesi, Athsheler’in de bunun aksine Arzlılar’ı insanımsı görmeleri ve kendilerini insan olarak nitelendirmeleri güzel bir ironi olarak hafızalarımızda yer etti. Aslında insan nedir, iyilikleri yüklüyoruz ya hep insan olmak adına, insan yaptığı iyilikler ile de kötülükler ile de bir bütün değil midir? Sanırım öncelikle bunu kabul etmeliyiz.

Aslında kitapta en can alıcı nokta düş zamanıydı. “Keşke Ursula bu konuya daha bir derinlemesine girseydi”, diye serzenişte bulunduk. Aradığımız cevap Ursula’da gizliymiş. Bakın kendi eseri hakkında nasıl yorum yapmış:

“Yazmak çoğunlukla zor ama keyifli bir iştir benim için; bu öyküyü yazması kolaydı ama pek keyifli değildi. Bana hiç seçenek bırakmadı. Ülserli bir patronun sekreterine mektup yazdırması gibi yazdırdı kendini bana. Ben orman ve düş üzerine yazmak istiyordum; yani belirli bir ekolojiyi içeriden bir bakışla betimlemek, biraz da Hadfield'in ve Dement'in uyku düşlerinin işlevleri ve düşün yararları üzerine görüşleriyle oynamak istiyordum. Ama patron ekolojik dengenin tahrip edilmesinden ve duygusal dengenin reddedilmesinden bahsetmek istiyordu. Oyun oynamak istemiyordu. Ahlak dersi vermek istiyordu. Ahlak dersi veren öyküleri pek sevmem, çoğunlukla iyilik duygusundan yoksun olurlar. Umarım bu öykü öyle değildir. Madem bir kere ahlak dersi vermek zorunda kaldım, şunu söyleyebilirim bir tek. Don Davidson olmak Raj Lyubov olmaktan daha da acı vericidir.”

Düş zamanı, bizce gerçek ile bağlantı kurulan zamandı. Dünyadan bağlantınız kopmadan, iç dünyanız ile iletişimde bulunabildiğiniz bir zaman. Bu belki bir yetenek, sadece Athsheler’in sahip olduğu değil. Hepimiz düş görüyoruz, ama düşlerimiz üzerine düşünmüyoruz. Ortak imgeler üzerine konuşmak rüya tabirciliğinden ileriye gitmese gerek. Bizim için düş zamanı, kendimize yolculuk. Önemli olan niyet etmek…

Bu arada Athsheler size tanıdık geldi mi? Avatar’dan mı yoksa ;) ?



Dünyaya Orman Denir’den Altını Çizdiklerimiz:

Bloğumuzu takip edenler bilirler, her kitaptan bize özel gelen, düşündüren ya da anlayamadığımız yerleri çizeriz. Kendi adıma kulüpten önce asla bir kitabıma çizmeyi bırakın, nokta koymazdım. Şimdilerde ise kitabın altını çizmeden, bir yerlerine notlar almadan okuduğumu hissetmez oldum. Ursula atölyeleri ile değişen bir şey daha var, hepimiz neredeyse aynı yerlere odaklanır olduk. Ursula Atölyeler’inde soru sormak o kadar keyiflidir ki? Bunları da buraya yazmasam çatlardım sanırım :D.

Sayfa 66: Gerçek şu ki, bir erkeğin gerçekten ve tamamen bir erkek olduğu tek an, bir kadını becerdiği, ya da başka bir erkeği öldürdüğü zamandır.

Sayfa 69: Kurallara uymaya alışkın, sıkı bir organizasyonu ele geçirmek bağımsız karakterlerle dolu gevşek bir organizasyonu ele geçirmekten daha kolaydı ve askeri savunmayla saldırı operasyonlarında komutayı bir kez ele aldıktan sonra, bir arada tutmak daha kolaydı.

Sayfa 72: Hepsinden çok da Orman ve Dünya anlamına gelen Athshe. Arz, terra, tellus aynı anda hem toprak hem de gezegen anlamına geliyordu. Ancak Athsheliler için toprak, yer ve arz ölülerin geri döndükleri ve canlıların onun sayesinde yaşadığı bir şey değildi: onların dünyasının maddi özü toprak değil ormandı. Arzlı insan çamur, kırmızı tozdu. Athsheli insan dal ve köktü. Resimlerini taşa değil, sadece ve sadece tahtaya kazırlardı.

Sayfa 73: Yapılmış hatalar düzeltilemezdi fakat en azından artık yapılmıyorlardı.

Sayfa 75: Saldırgan olmamak onlara bu kadar içkinken, kültürlerinden, toplumları ve bilinçaltlarına kadar, "düş-zaman"larına ve belki de fizyolojilerine kadar? Sınırsız bir zulmün bir Athsheli'yi insan öldürecek kadar kışkırtılabildiğini biliyordu: bunu görmüştü, bir kez. Parçalanmış bir toplumun benzer tahammül edilemez haksızlıklar yüzünden benzer şekilde kışkırtılabileceğine inanmak zorundaydı.

Sayfa 79: Fakat yaşlı kadınlar herkesten farklıdır, düşündüklerini söylerler. Athsheliler yaşlı kadınlar tarafından yönetilir, bir yönetimleri olduğu söylenebilirse. Zihin erkek, siyaset ise kadın işi, ahlak da bu ikisinin etkileşimi: bu onların düzenlemesi. Hem cazip hem de işe yarıyor - onlar için. Yönetimin tüm o gelinlik doğurgan büyük memeli genç kadınlarla birlikte birkaç da büyükanne göndermesini isterdim. Mesela şu geçen geceki kız, gerçekten çok tatlı, yatakta da tatlı, iyi bir kalbi var, fakat Tanrım bir erkeğe bir şey söylemesi kırk sene alır...
Fakat yaşlı ve genç kadınlarla ilgili düşünceleri arasında şok hep devam etti, tanınmasına izin vermeyeni tanımanın sezgisi.

Sayfa 80: Düşgörmeyi tamamen uyanıkken yapmayı bir kez öğrendiğiniz, ruh sağlığınızı aklın bıçak sırtında değil de çifte dayanakta, akılla düşün ince dengesinde dengelediğinizde, bunu bir kez öğrendiğinizde, artık unutamazsınız, tıpkı düşünmeyi unutamayacağınız gibi.

Sayfa 82: Çünkü eğer intihar edenin öldürdüğü biz diğerleriyse katilin öldürdüğü de kendisidir; ancak bunu tekrar, tekrar, tekrar yapması gerekir.

Sayfa 83: Arkadaşınızı satarak bir halkı kurtaramazsınız.

Sayfa 85: Selver, gerçekten, yetenekli bir yorumlayıcıydı, fakat o yeteneğin dışavurumu, dünyasına tam anlamıyla yabancı bir dilin girmiş olmasıyla bir rastlantı sonucu mümkün olmuştu ancak. Sha'ab düş ve felsefe dilini, Erkek Dili'ni günlük konuşmaya çeviren miydi? Fakat, tüm Düşgörenler yapabilirdi bunu. Peki imgelemini uyanık hayata çevirebilen olabilir miydi: Athsheliler için aynı derecede önemli, bağlantıları yaşamsal ama muğlak olan iki gerçeklik arasında, düş-zamanla dünya-zamanı arasında köprü görevi yapan. Köprü: Bilinçaltı algılarım yüksek sesle söyleyebilen. O dilde "söylemek" yapmaktır. Yeni bir şey yapmak. Değiştirmek ya da değiştirilmek, temelinden, köklerinden. Çünkü kök düştür. Ve çevirmen tanrıydı. Selver halkının diline yeni bir kelime sokmuştu. Yeni bir şey yapmıştı. Kelime, fiil, öldürme. Sadece bir tanrı Ölüm gibi büyük bir yabancıyı dünyalar arasındaki köprüden geçirebilirdi.

Sayfa 87: Böylece seçimini, bir seçim yaptığını bile bilmeden yaptı.

Sayfa 98: Söz vermenin ne olduğunu bildiğinizden emin değilim. O seferki çok çabuk unutulmuştu.

Sayfa 99: Gerçekçi, hem dünyayı hem de kendi düşlerini bilen kişidir. Sizin aklınız başınızda değil: binde biriniz bile düşgörmeyi bilmiyor. Uyuyorsunuz, uyanıyorsunuz ve düşlerinizi unutuyorsunuz, tekrar uyuyorsunuz, tekrar uyanıyorsunuz ve bütün hayatınızı böyle geçiriyorsunuz ve bunun hayat, gerçek olduğunu sanıyorsunuz! Siz çocuk değil, yetişkin insanlarsınız, ama delisiniz. Sizi, bizi çıldırtmadan öldürmek zorunda kalmamızın nedeni de bu. Şimdi git ve diğer delilerle gerçekler hakkında konuş. Uzun ve iyi konuş!"

Sayfa 129: "Bazen bir tanrı gelir," dedi Selver. "Bir şeyi yapmak için yeni bir yol, ya da yapılacak yeni bir şey getirir. Yeni bir şarkı söyleme biçimi veya yeni bir ölüm şekli. Bunu dünya-zaman ile düş- zamanı arasındaki köprüden getirir. Bunu yaptığında, artık yapılmıştır. Dünyada var olan şeyleri, düşe geri gönderip orada duvarlar arasında tutarak, olmadığını farz edemezsin. Bu deliliktir. Var olan, vardır. Rol yapmanın yararı yok, artık öldürmeyi bilmediğimizi söyleyemeyiz."


4 Ekim 2016 Salı

Oblomov ~ 28 Eylül 2016

Okuduk, Don Kişot’tan sonra bir klasik daha okuduk. “Eylül-Ekim ayları, bizde başlar klasik okuyalım kaşıntıları” modumuzla Oblomov okumaya karar verdik ve bitirdik, benim için çok şükür :). “Ne zaman Rus edebiyatından bir yazar okuyacağız?” soruları sanırım bir süreliğine arka raflara kaldırılmıştır. Zira ben bir süre tekrar bir Rus yazarı ile tanışma konusunda tereddütlüyüm. Ancak, kulüp isterse boynumuz kıldan incedir, okurum gereğince.

Siz bakmayın bana, kesinlikle bir Don Kişot yaratmamış İvan Aleksandroviç Gonçarov. O kendine has üslubuyla Oblomov yaratmış. Rus burjuvasını, o dönemi eleştiren bir başyapıt çıkarmış. Düşünün ki 1850’lerde yazılmış bir roman hala “başyapıt” olma özelliğini taşıyorsa ben ne kadar beğenmedim desem de boş.

Gonçarov’un Rus kültüründen kaynaklanan etki ile kahramanların tam isimlerini (3 isim ve takma isimler) romanda kullanması ilk başta kitabın okunabilirliğini biraz zorlasa da, buna da alışıyoruz. İlya da olur İlyiç de sonuç bizi Oblomov’a götürür. :P

“Rus kültürü ile Türk kültürünün ne kadar benzer olduğu kitapta herkesin dikkatini çekecektir.” diyerek bir tespit ile başlayalım.

Oblomov için, sadece tembellik üzerine yazılmış bir roman diye geçiştirmek kesinlikle yanlış olacaktır. Yarattığı karakterleri sade ama bir o kadar net tasvirler ile bir tiyatro sahnesinde oyuncuları izlermiş hissi uyandıracak kadar görselleştirebilmenizi sağlıyor. Aramızda yazarlık eğitimi alan arkadaşlarımızın deyimiyle beş duyu mükemmel kullanılmış. Romanda her bir karakterin zıddı bir karakter de yaratılarak, uçların çekişmesi üzerine sizi düşündürmeye itiyor. Zahar’a, yani Oblomov’un uşağına değinmeden geçemeyiz elbette. Bir Oblomov, bir kankası Ştolts kadar etkiliyor hepimizi. Hatta içimizden birinin Zahar ile çay içmişliği vardır rüyalarda buluşarak.

Bu kadar uç karakterin olduğu bir romanda yazarın en büyük başarılarından biri de kimseyi yargılamamış olmasıdır. Ne Oblomov hakkında yargılayıcı bir cümle bulabilirsiniz, ne Zahar hakkında, ne de diğerleri. Dönemine göre tarafsız bir üslupla yazılmış bir roman olan Oblomov, bu açıdan yenilikçi bir yan da taşıyor.

Kitabımıza dönecek olursak, Oblomov’un rüyasının anlatıldığı bölüm kitabın kilidi olarak tanımlanabilir. “Bir Oblomov nasıl yaratılır?” sorusunun cevabı uzun bir şekilde anlatılmış. Çorabını bile hizmetçi giydiriyorsa, neden Oblomov yaratılmamış olsun ki? Oblomovluk kişinin kendi tercihi mi yoksa ailesinin çocuk yetiştirme üzerine bir başarısı mı? Elbette burası, üzerinde uzunca konuştuğumuz nokta oluyor. Özetle “Türkiye yeni Oblomovlar yaratıyor.” desek de, “keşke Oblomovlar’ımız bu kadar iyi niyetli ve saf yürekli olsa.” demeden geçemiyoruz.

Elbette, Oblomov düşünürken farklı duruşu, hayal kurarken farklı yatışı ile bir türlü eyleme geçemeyen bir kahraman da olsa, hiç kimse onun ne kadar iyi kalpli biri olduğu konusunda tartışamaz sanırım. Biz tartıştık tabii ki. İyi niyeti mi üşengeç olması mı onun bu davranışları sergilemesine sebep olmuştu? Kişi, huzuru bozulmasın, düzeni değişmesin diye yarattığı Obolomovka’da ne kadar kalabilirdi? Aslında buraya Ştolts ile ilgili sıkı bir spoiler iyi gider ama kitabı okumazsınız diye susuyorum. Okuduktan sonra fikirlerinizi alırız.

Ve aşka gelelim. Oblomov aşık oluyor. Bu kadar üşengeç bir kişi aşık olunca neler mi yapar? İnanın çok çabalıyor. Biz de bunu çok tartışıyoruz. Aşk nedir? Olga aşık mıydı? Bir kişiye aşıksanız, onu değiştirme hakkınız var mı? Aşık olduğunuz kişi değişmenizi istiyorsa siz ne yaparsınız? Aşk, insanı ne kadar değiştirir? Kitapta aslında aşk üzerine bir beklentiye girmiyorsunuz, oysa ki yazar Olga’yı o kadar güzel sahneye sokuyor ki, siz o lavanta dalını da görüyorsunuz, o parkta yürüyüş de yapıyorsunuz. Oblomov’un çıplak kol-dirsek tutkusunun belki de çalışmaya olan hayranlığından geldiğini de belirtmek gerek. Acaba aşkı bizde olmayan şeylerde mi arıyoruz?

Ahh ahhh, kitapta aşk yaşanırken süren o uzun konuşmalar. Sanırım günümüzde en çok bunu yitirdik, konuşarak paylaşmak yerine susarak yalnızlığı tercih eder olduk. Belki isteyerek belki istemeden, ama sonuçta yaşanan ayrılıklara baktığımızda temel sorun “artık konuşamıyoruz, paylaşamıyoruz” olmuyor mu? Sadece kadın-erkek üzerine değil, tüm insan ilişkilerinde konuşmadıkça uzaklaşmıyor muyuz birbirimizden? Biz kulüp olarak çok konuşuyoruz, iyi de yapıyoruz.

Oblomov-Ştolts-Olga’nın ilişkileri için güzel bir söze değinelim:
“Dostluk, bir kadın ve bir erkek arasında aşk yoksa ve iki insan arasında bir aşk anısına dönüştüyse güzeldir. Tek taraflı bir aşk varsa felakettir.” (Teşekkürler Ayşe :))

Oblomov ya da Ştolts yetiştirmek mümkün mü? İki uç kahramanımız, iki sıkı dost. Biz ebeveynlerin çocuk yetiştirmekteki etkilerimiz, kişinin karakterini ne kadar etkiliyor? Kitapta Ştolts ebeveyn rolünü üstlenirken Oblomov hep çocuk kalıyor. Rollerimizi ne kadar bizler belirliyoruz?

Ve bir alkış da o dönemde Gonçarov’un kadınlara duyduğu saygıya gelsin. İyi bir gözlem ile romanda kadınlar da çok güzel anlatmış. Aramızda Olga’yı sevmeyen de çok oldu. Gonçarov yargılamasa da biz yargılarız ;). Hayal kırıklığı olan ise bizim toplum olarak Rus tarihine baktığımızda 1850’lere göre kadın üzerine pek ilerlemediğimizi görmekti.

Birkaç araştırma ekleyelim buraya. Oblom, Azarbeycan Türkçesi’nde tembel demektir. Gonçarov’un doğum günü olan 18 Haziran, Oblomov Günü olarak kutlanmaktadır. Kitabın önce rüya bölümü yazılmış ve Oblomov’un Rüyası olarak romanın yayınlanmasından sekiz yıl önce bir dergide yayınlanmıştır.

Roman hakkında yazılacak çok şey var ama kitaba olan merakı azaltmak istemiyorum. Bu arada elimizde iki farklı yayınevinden çıkan kitap vardı. Everest Yayınları’ndan çıkan kitap doğrudan Rusça’dan çevrildiği için bizim tarafımızdan tavsiye edilmektedir. Çoğumuz ise Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları’nın çevirisini okuduk.

Oblomovca bir deyiş ile noktaya koymak gerek:

“Bugün insanlık için yeterince çalıştım!”



Oblomov’dan Altını Çizdiklerimiz:

Sayfa 198: Istırabına sabırla katlanırdı, çünkü nedenini başkalarında değil, kendinde arardı. Sevinçleri de yoldan çiçek toplar gibi koparır ve daha solmadan atardı; böylece her zevkin dibindeki acı tortuyu tatmazdı. Onun istediği, hayatı basit görmek ve olduğu gibi almaktı. Hayat sorunlarını çöze çöze zorluklarını daha iyi takdir ediyor ve yolunun yanlış yönde gittiğini görüp de doğru yolu bulunca içinden bununla övünüyor ve mutlu oluyordu. Kendi kendine çok defa, "Basit yaşamak çok zor, çok karışık bir iş," diyordu. Hayat yolunun nerede düğümlendiğini, işin nerede bozulduğunu çabucak görürdü. En çok korktuğu şey hayaldi. Bu ikiyüzlü yol arkadaşı, bir bakıma dost, bir bakıma düşman; inanmadığın zaman dost, tatlı akışına kapılıp gittiğin zaman düşman.

Sayfa 216: Her şeye sarılan ilgileri, ruhlarının boşluğunu ve sevgi yoksulluklarını kapayan bir örtüdür. Ama orta halli bir yol seçmek ve orada derin bir iz bırakarak yürümek; işlerine gelmez; çünkü böylesi can sıkar, göze çarpmaz; çok şey bilmek o zaman işe yaramaz, gösterişe yer kalmaz.

Sayfa 250: Tutku! Tutku yalnız şiirde, sahnede güzeldir; orada aktörler, hançerlerle, geniş mantolara bürünüp gezerler, öldürenler ölenlerle birlikte gidip akşam yemeği yerler... Tutkuların sonu böyle gelse iyi; oysa her sefer arkalarında duman ve yangın kokusu bırakıp giderler, mutluluk değil. İnsan onları hatırladıkça utanır ve saçlarını yolmak ister.

Sayfa 265: Kadın gözleri, çevik kadın elleri bu perişan odaları canlandırıyordu.

Sayfa 278: Böyle çabuk bir değişme, bu kadar derin bir ruh gelişmesi ancak kadınlarda görülebilir. Hayatının akışını günler içinde değil, saatler içinde duyuyordu. Bir erkeğin gönlünden, hiç farkına varmadan gelip geçen şeyleri bir genç kız inanılmaz bir çabuklukla yakalar; gözleri, onların peşine takılır, geçerken çizdikleri yol, hafızalarında silinmez izler bırakır. Erkeğe gerçeklerin apaçık gösterilmesi gereken yerde, kadına hafif bir rüzgâr, işitilmez bir hava ürpermesi yeter.

Sayfa 284: Aşk komedyasında veya tragedyasında iki oyuncu vardır; hemen her zaman biri ezer, biri ezilir. Ezen rolünde bulunan her kadın gibi, ama ondan daha az, daha bilinçsiz olarak, Olga bu kedi fare oyunundan kendini yoksun bırakmıyordu; bazen şimşek gibi bir duygu içinden fırlamak istiyor, fakat hemen kendini tutuyor, içine kapanıyordu.

Sayfa 286: İnsan niçin yaşadığını bilmezse günü gününe yaşamakla kalıyor; günün geçmesini, gecenin gelmesini beklemekten başka zevki olmuyor. Bugün nasıl yaşadım? sorusuna cevap vermeden uykuya dalıyor, ertesi gün gene aynı hayat.

Sayfa 290: İçinizdeki güç canlandığı zaman, derdi, çevrenizdeki hayat da yeni bir anlam kazanacak, şimdi görmediğiniz şeyleri görecek, işitmediğiniz şeyleri işiteceksiniz: Sinirleriniz birer tel gibi ses verecek, dünyaların müziğini duyacaksınız, otların büyüdüğünü işiteceksiniz. Bekleyin, acele etmeyin, bir gün kendiliğinden olacak bu.

Sayfa 322: Kurnazlık bozuk para gibidir: Onunla büyük şeyler satın alınmaz. Bozuk para ile bir insan ancak birkaç saat yaşayabilir. Hile ile bir şeyi gizleyebilirsiniz, bir adamı aldatabilirsiniz, ama onunla geniş bir ufka varamazsınız, büyük olayları bir sonuca götüremezsiniz. Kurnazlık kısa görüşlüdür: Burnunun ucundakini iyi görür, fakat çok defa insanı başkaları için hazırladığı tuzağa düşürür.

Sayfa 335: Birçok insan iyilikten utanarak söz ettiği halde, kendilerini lekeleyebilecek boş ve kötü sözleri yüksek sesle ve cüretle söylerler.

Sayfa 351: Evlenen kadın değildir ki, bizimle evlenirler ya da bizi kocaya verirler.

Sayfa 363: İçinde öyle bir his vardı ki aşkın ışıklı ve bulutsuz bayram sabahı geçmiş, aşk artık bir ödev olmaya, hayatına karışmaya, gündelik işleri arasına girmeye ve taze renklerini yitirmeye başlamıştı. Belki bu sabah onun son pembe ışığını görmüştü, bundan sonra artık parlamayacak, sadece hayatını gizliden gizliye ısıtacaktı. Aşk, hayatın içinde kaybolacak, onun güçlü fakat gizli kaynağı olacak, basit gündelik bir hale gelecekti. Şiir bitmiş, hikâye başlıyordu.

Sayfa 480: Her ne kadar aşkın ele avuca sığmaz bir şey, insanı durup dururken hasta eden bir illet olduğu söylenirse de onun da her şey gibi kendine göre nedenleri ve kanunları vardır. Bu kanunlar henüz layıkıyla incelenememiştir. Çünkü aşka düşen bir insanın kendi ruhunda filizlenen bu duyguyu, gözlerini kapayan büyüyü, bir bilgin gözüyle seyretmeye vakti yoktur. Kalbinin ne zaman ve nasıl hızla çarpmaya başladığını, nasıl birdenbire kendini feda edebilecek kadar güçlü bir bağla bağlandığını, nasıl kendini unutup sevgisiyle bir olduğunu, zekâsının nasıl uyuştuğunu ya da alabildiğine inceldiğini, iradesinin, düşüncesinin nasıl esir olduğunu, dizlerinin nasıl titrediğini, ateşinin nasıl yükselip gözlerinin nasıl yaşla dolduğunu göremez...


Sayfa 549: Hatıralar mutlu bir hayatın hatıraları olursa güzeldir; insana güç kapanmış yaraları hatırlatınca acı şeylerdir.

12 Ağustos 2016 Cuma

Bizim Büyük Çaresizliğimiz ~ 8 Ağustos 2016

Her şey hazırdı, öncelikle kalemim. Kulüpteki kitap konuşulurken not almak kolay sanıyorsanız, sizi bir toplantımıza davet edebiliriz. Hızla, heyecanla ve havada uçuşan fikirlerle harika bir toplantıda o büyüye kapılmadan not almak ne zor şeydir! Buraya her şeyi yazmıyoruz elbette, sansürlediklerimiz, bize kalsın dediklerimiz var. Hatta tehdit konusu bile yapabiliyorum, yazarım bunu da bloğa ;P.

Barış Bıçakçı’dan Bizim Büyük Çaresizliğimiz Ağustos ayı için seçilen kitabımızdı. Aramızda Bıçakçı için “Menü yazsa okurum” diyen bir üyemiz olduğu içindir farklı beklentiler içinde okunmuş kitap. Elbette ikinci defa okuyanlar vardı. Bir de utanmadan (:P) filmini de izlemişler. Kınadık kendilerini, efendim…

Kitapta çok iyi iki dostun aynı kadına aşık olmaları üzerine bir kurgu karşılıyor bizleri, ama o aşk hatta o kadın, Nihal, o kadar kitapta ortaya konmuyor ki odaklandığımız nokta iki erkeğin bu dostluğundaki samimiyet, duygusallık sarmalıyor sizi. Kitap ile ilgili "eş cinsellik var mı aralarında" sorusu birçok okuyucunun ya da eleştirmenin aklından geçebilir belki. Hatta kitapta bile Ender aralarındaki bağa ilişkin bu noktaya değiniyor, kendince gülümsüyor bu yaftalara.  Biz ise eş cinsellik yerine büyük bir dostluk, samimiyet ve koşulsuz bir sevgi bulduk. Belki de bu duygu yoğunluğu cinsellik ve cinsiyet ile ilgili soruları ortadan kaldırıyordu.

Ankara’da geçiyor kitabımız. Ankara o kadar güzel betimleniyor ki, o sokaklara ya da caddelere sizin de gidesiniz geliveriyor. İki orta yaşlı ama çocukluklarından itibaren birbirleri ile dost olmuş biri göbekli biri kel iki erkek, arkadaşlarının kardeşleri Nihal’i evlerine alıyorlar. Nihal de Çetin gibi ailesini trafik kazasında kaybediyor. Kurguda her iki kişinin de ailesini bir yere göndermek yerine trafik kazasında kaybetmeleri dikkatli bir üyemizin "yazar neden böyle yapmış" diye sorgulamasına da neden oluyor. Çetin’in ailesini kaybedince, Ender’e sarılması aralarındaki bağı güçlendirici etki. Nihal ise bu ikili arasındaki bağın güçlülüğünü göstermek için aralarına konulmuş bir kadın. Aynı kadına aşık olsalar da aralarındaki dostluğun yıkılmaması ise bambaşka bir boyut. Aslında her ikisi de hep biliyor Nihal’in onlardan birini tercih etmeyeceğini. O kadar bağlılar ve güven dolular ki birbirlerine rakı masasında hislerini birbirlerine söyleyebiliyorlar; yargılamadan, eleştirmeden, sakince. Kavgalarından sonra gülümseyip birbirlerine konuşabiliyorlar. Diğerinin fasulye temizlemesi bile güzel geliyor arkadaşına. Sizin fasulye temizleyişinizi beğenen oldu mu hiç, kaçımıza nasip olur böylesine dostluklar? Buraya tekrar geleceğim…

Çetin ve Ender’in ayrı şehirlerdelerken hayatlarında sevgilileri olabiliyor. Birininki hatta yasak aşk. Asla birbirlerinin ilişkilerini onaylamıyor ikili. Burası belki biraz sorgulatabilir size, arada eşcinsellik var mı, neden sevgiliyi kabullenmeyiş, diye. Ancak kitabı okurken ne bu yasak aşk üzerinde sorgulamalar yapılıyor, ne de arkadaşlarının kardeşlerine aşık oldukları için emanete ihanet mi var sorusuna. Kitap sizi şiirsel sade bir anlatım ile naif bir şekilde yakalıyor. Aşk üzerine sulandırmadan, bayatlatmadan usul usul sunuyor bize hisleri. Börek yaparken kek çırpıvermek gibi, bizlerin kullandığı o basit ama sıcacık ifadeler kitap boyunca bizi sarmalıyor. Aslında, Ender’in edebiyatçı ve Çetin’in mühendis oluşları da Nihal’e ve dünyaya bakış açılarına kitapta güzelce dokunuluveriyor. Aha diyorsun, tam bir mühendise yakışır şekilde...  Kitapta Ender’in Çetin’e sanki mektup yazar gibi, sen ifadesi kullanarak kurgunun anlatılması aramızdaki sıkı kitap kurtları tarafından çok başarılı bulundu. Sanırım bu tip örnekler edebiyatta azmış.

Gelelim üzerinde güzelce tartıştığımız noktaya. Sizin hayatınızda ya da yakın çevrenizde böyle dostluklar var mı? Bu mümkün mü? Böyle bir dostluğu ne bitirebilir? Bazı arkadaşlarımızın etrafında böyle dostluklar varmış, gıpta ile dinledik kendilerini. Kim istemez ki hayatında bir Ender ya da Çetin olmasını? Çoğunluk Çetin gibi bir dost tercih ederken, azımız Ender'i dost olarak daha çok istedi. Belki de hepimizin cevapları hayatındaki eksik yanları ile ilgiliydi. Etrafımızda olan insanları kadın-erkek olarak etiketlemeyi bırakıp da, içimizdeki duygu yoğunluğuna odaklandığımızda, paylaşımlarımız asıl olduğunda hepimizin neden böyle dostlukları olmasın?

Ender ile Çetin’in büyük çaresizliği Nihal miydi diye soracaksanız, cevabımız “Hayır!” olacaktır. Onların büyük çaresizlikleri bizce içlerindeki büyümeyen çocuğa rağmen yaşlanıyor olmaları ;). Hangimizin değil ki?




Bizim Büyük Çaresizliğimiz'den Altını Çizdiklerimiz:

Sayfa 1: Her şeyin geçip gittiğine, yaşadıklarımızın geçmişte kaldığına kim inandırabilir bizi? Anılarımızı avuç dolusu su gibi her sabah yüzümüze çarpmanın işe yaramayacağına kim inandırabilir?

Sayfa 22: Hareket etmezsen acı üzerinde birikir.

Sayfa 30: Aslına bakarsan Çetin, Nihal, biz ona âşık olduğumuzda varlık kazandı, fiziksel özellikleri belirginleşti, daha bir güzelleşti, çekicileşti; hatırlanır oldu. Önce aşk vardır. Hatırlamak da, acı çekmek de, sevgilimize vereceğimiz çiçeğin fotosentezi de ondan sonra başlar.

Sayfa 31: Benden okumak için kitap önermemi isteyenlerin kalbimi de istediklerini sanıyordum, hâlâ
öyle!

Sayfa 41: Basit şeyler isteyince, basit şeylerden zevk almaya başlayınca, anlıyorum ki âşık olmuşum. Güneşin batışıysa güneşin batışı! Dolunaysa dolunay! Koşarak bir kumsala giderim, ateş yakarım, gitarımla "Boat on the River"ı söylerim ya da sevdiğim kızın gözlerinin içine bakarak derim ki: "Sarmaş dolaş kollarımda olmanı bekleyemem!"

Sayfa 63: Yakınlarını kaybetmek türünden felaketlerin etkilerini hemen oracıkta ararız, ama çok uzakta bir yerde de olabilir, ancak zamanı geldiğinde ortaya çıkar.

Sayfa 102: Bizim büyük çaresizliğimiz Nihal'e âşık olmamız değil, sesimizin dışarıdaki çocuk seslerinin arasında olmayışıydı. Asıl çaresizlik buydu.

Sayfa 105: En büyük ahlaksızlık, demiştim kendi kendime, bir aşkı yaşamamaktır. Hayatı mümkün olan en geniş haliyle yaşamak gerekir, demiştim.

Sayfa 106: Başka türlü nefes alınmaz. Başka türlü yaşanmaz. Başka türlü aşk olmaz. Yaptıklarımızı olumlayan yasalar buluyoruz; sanırım aklımız böyle işliyor: Buyurgan iç huzurumuzun boynu bükük kölesi olarak.

Sayfa 115: Yalnız aklıyla hareket eden bir insan gerçek bir insan değildir. Böyle bir insan hiç yaşamasın daha iyi! İnsan duygularıyla insandır. Duygular en güzel şiirle ifade edilir. Şiir içimizdeki hisleri başka insanlara ifade etmemizi sağlar.

Sayfa 130: Gençken insanların peşinde aptal gibi koşturup durursun. Sonra bir şey olur bir şey biter, vazgeçersin, kendini şehrin dinlendirici, teselli edici, şefkatli kollarına bırakırsın: Eski evler, ağaçlı sokaklar, yüksek tavanlı kahvehaneler, çay bahçeleri, parklar, eski berber dükkânları, eski bakkal dükkânları ve mavi doğramalı camekânlarında insanın alıp koynuna sokmak istediği ekmekleri sergileyen fırınlar...

Sayfa 138: Ne çok kadın ve erkek yaşadığıyla yetiniyor. Karı koca olmakla yetiniyor. Oysa kafalarında bir aşk kavramı olsaydı, yaşadıklarıyla yetinmez, kurulu düzenlerini yerle bir etmek pahasına aşkın peşinden giderlerdi. Kavramlar hayatı en üst imkânlarına genişletmenin araçlarıdır.

Sayfa 143: Yıldızlı bir gecede, gökyüzünün altında kendini acemi ve çaresiz hissedersen, bu, yıldızlara bakarak başka şeyler düşündüğün içindir. Yıldızlara bakarak yalnızca yıldızları düşünmek gerekir.

Sayfa 162: Yaşamak aslında birbirinden kopuk yaşantılar arasında bağlantılar kurmaktır. Bir hatırayı diğerine bir fotoğraf albümü değil yaşayan bir insan bağlar.

Ve kulüpteki arkadaşlarımızın Bizim Büyük Çaresizliğimiz  için Bloglarında Paylaştıkları:



3 Ağustos 2016 Çarşamba

Çavdar Tarlasında Çocuklar ~ 13 Temmuz 2016


Toplandık, toplanmasında da bir türlü yazamadım. Elbette notlar alındı, toplantıda sıkıca tutunup kitaba tartıştık amma velakin 15 Temmuz ile birlikte bir anda hayatımızın akışı durdu. Kilitlendik ve bekledik...

Yeni toplantı yaklaşınca bir an önce yazmak gerekti Çavdar Tarlasında Çocuklar’ı, bize göre en küçük “Tutunamayan”ı. Salinger’ın yalın bir anlatım ile kurguladığı kitabı birçok okuma listesinde mutlaka okunmalılar arasında yer almaktadır.

 Kitabımızın kahramanı Holden, her ne kadar ergen yaşı ile karşımıza çıksa da kardeşini erken kaybetmenin verdiği travma ile gerçekler ile yüzleşmiş ve hiç beklenmedik bir şekilde büyüyerek karşımıza çıkmıştı. Kitabı ilk tartışmaya başladığımız nokta aslında bu bir erkeğin ergenlik dönemini mi anlattığına yönelikti. Hayır, Holden çoktan bu süreci arkada bırakmıştı belki de gerçekçi tutumu, ölümü erken tanıması, onun bu dönemi teğet geçmesine neden olmuştu. Kendi yaşıtlarına göre ergenliğin gerektirdiği “kız, cinsellik ve maddiyat” üçgeninden sıyrılmış, ergenliğe karşı bile bir duruşu oluşu takdirimizi kazandı. Holden’ın insanların sahteliğine, samimiyetsizliğine, din üzerinden yapılan yanlış safsatalara karşı duyduğu öfkesine rağmen, bizde bıraktığı his iyi niyetli, cömert ve duygusal bir dünyası olmasıydı. Kendini yargılarken de bu öfkesi oldukça hissediliyordu. Her ne kadar insanlara olan kızgınlığı, nasihatleri kulak arkası etmesi kitap boyunca Holden tarafından ifade edilse de hocalarını ziyaret edebilmesi aslında onun ne kadar hatırşinas biri olduğunu ortaya koyuyordu. Rahibelerin mütevazı yaşantısını gıpta ile anlatılan bölümde bizi oldukça etkilemiştir.

Holden’ın annesinin ve babasının çocuğun hayatından ne kadar uzak olduğu, eve girdiğinde tüm yalnızlığına ve ölüme olan tutkusuna rağmen onlara sığınamayışı üzücü bir noktaydı. Sanki o gece eve girdiğinde annesine sarılabilse her şey düzelecekmiş gibi gelmişti bizlere. Diğer küçük kardeşe olan düşkünlüğü bir o derece yalnızlığın dibine vurmuşluğu sarsıcıydı.

Üzerinde durduğumuz son nokta ise Holden’ın kendi hikâyesini hangi poliklinikte anlattığı idi: Psikiyatri mi yoksa zatürre mi?

Kitap ile ilgili ilginç detaylara gelecek olursak, ilk olarak dilimize “Gönülçelen” adıyla çevrilmiş. John Lennon’u vurarak ölümüne sebep olan Mark David Chapman’ın tutuklandığı sırada Çavdar Tarlasında Çocuklar’ı okuyor olduğuna bir de biz burada değinelim. Ronald Reagan’a suikast düzenlemeyi deneyen John Hinckley Jr.’ın oturma odasında da Çavdar Tarlasında Çocuklar bulunmuştu. Kitapta “mutluluk” sadece 2 yerde geçerken, “Allah’ın cezası” 245 defa kullanılması bizlerin de dikkatini çekmişti.

Kitap, bizler tarafından edebi bir eser olmasından ziyade çok gerçekçi ve insancıl olması ile okunmaya değer bulundu. Bağıra bağıra değil de oldukça naif bir yaklaşımla kurgunun sunulması kitap bittiğinde belki sizin de yüzünüzde buruk bir gülümsemeye sebep olabilir. Kesinlikle bir farkındalık yaratacak güce sahip ki bu nedenle vakti zamanında en çok okunması tavsiye edilen kitap iken en çok sansürlenen kitap da boşuna olmamıştır diyoruz ;).

Altını çizdiğimiz cümleler mi?

Son cümleye ne dersiniz?

“Sakın kimseye bir şey anlatmayın. Herkesi özlemeye başlıyorsunuz sonra.”


1 Temmuz 2016 Cuma

Tehanu ~ 29 Haziran 2016

Ursula yazıyor, hem de mükemmel yazıyor. Yerdeniz serisinin ilk üç kitabından sonra uzun bir ara vererek neleri biriktirdiyse, Tehanu’da hepsini bize sunuyor. Hem de nasıl bir sunuştur. Ursula Atölyemiz’in dördüncü kitabı için toplanmayı sabırsızlıkla bekledik. Hepimiz yine çok heyecanlıydık.

Serinin bu kitabında her şeyi açık ve net olarak ortaya koyuyordu, Ursula. Yaşlanmak, yaşlanmayı kabul etmek üzerine odaklanılan kitapta, çağrışımlar sembollerden daha da arıtılmıştı, belki de bu yakınlık kitabı çok daha sevmemize neden oldu.

Serinin ilk üç kitabında Ged’in maceralarında yanında olan tüm karakterler bu kitapta bir araya geliyor ve sizi Therru adında kendi annesi, babası ve yakınları tarafından en ağır şekilde cezalandırılan yanmış, tecavüze uğramış ve ölüme terkedilmiş küçük bir kızın hayata tekrar tutunması noktasında farklı sorgulamalara sürüklüyor. Ne yazık ki “cezayı haketmiştir” kabullenişi üzerinden, küçücük bir kızdan toplumun korkması kitap boyunca sizi mutlaka rahatsız edecektir.

Ged’in tüm güçlerini kaybetmesi sonucunda, negatif eril olarak çocuklaşması, bundan hayıflanması, bunu kabullenememesi yaşlılık ile ilgili en temel duyguları ortaya seriyordu. Ged’in gücün zirvesini gördükten sonra, en iyi şekilde yaşadıktan sonra bu şekilde bir düşüşte daha olgun olması bekleniyor. Peki, olabiliyor mu? Spoiler vermeyelim, okumak isteyenleri üzmeyelim.

Tenar ise Ged’in aksine kendi gelişimi ile tamamen barışmış, içinde herhangi bir pişmanlık olmadan hayatındaki Arha-Tenar-Goha-Tenar dönüşümünü kabullenmiş durumdadır. Arha, karanlıktan aydınlığa çıkış yolunu nasıl bulmuş ve karanlık yanını kabullenmişse, yutulmuş olmaktan halkayı birleştiren Tenar olmuştur. Ogion’un öğretilerini bırakmayı seçerek, Goha olarak bir çiftçinin eşi ve iki çocuk annesi olmayı tercih edebilmiştir. Bu kitapta ise Tenar aynı şekilde içindeki ateşi yönetmeyi öğrenerek, kendi ailesinin ölümünü istediği Therru’yu yanına almakta tereddüt etmemiştir. Tenar’ın, ateşini de kabullenerek, ruhu ile barışmayı büyük bir teslimiyet ile gerçekleştirebilmesi kadının gücünü açıkça ortaya koyuyor. Geriye dönüp baktığında ise yaptıklarından ve seçimlerinden asla hayıflanmadığı, aksine kendi içindeki tüm kadınlarla barışık olduğu açıkça görülmektedir. Küçük bir spoileri de buraya yerleştirelim. Atuan Mezarları’nda beklediğimiz Tenar-Ged ilişkisi için tüm sorulara cevaplar da bu kitapta ;). 
           
Kitapta en çok tartıştığımız nokta Ged’in ve Kral’ın Tenar için kurtarıcı rollerde olmalarıydı. Kurtarıcılıkta bir himaye mi söz konusu olduğu üzerinde müthiş fikirler savunuldu. Erkeklerin kadın üzerinde bu kurtarıcı rolleri ile himaye altına almaları dolayısıyla kadın üzerinde baskıları, Tehanu’da himaye boyutuna taşınmadan bir uzlaşma ile son buluyor. Tehanu başı sıkıştığında ona yardım eden erkekler ile kalmak yerine kendi yoluna gidiyor, bir an bile bir tereddüde ya da şüpheye yer vermeden...

Bu noktadan sonra; kadının kendi gücüne rağmen, kendini bilerek aşağıya çekişi üzerine odaklandık. Kadın, kendi gücünü tabiri caizse kendi içine tıktıkça, negatif dişi özellikleri ortaya çıkıyor. Kıskançlık, sinsilik ve laf sokmalar ise bu şekilde ortaya çıkıyor. Bu belki de “güçsüzlerin meşru gücünü” kullanmak olarak özetlenebilir.

Gelişim, değişim, içimizdeki farklı benlerle barışmak ve denge kurmak üzerine odaklandığımızda dengenin tanımı üzerine odaklanıyoruz. Denge, normal olmak değildir, normal nedir, neden normal olmak zorundayız ki? Hepimizin yarım yanları var, tam olmadığımız için yarım yanlarımızı yüceltme peşinde koşuyoruz, ne yazık ki yarımlarımızı kucaklamak yetmiyor bize, öylece kabul etmek, evet ben buyum demek.  
  
Serinin her kitabında daha da tat alıyoruz. Belki o yüzden çoğumuzun serideki en çok sevdiği kitap şu an için Tehanu. Öteki Rüzgar’ı okuyunca ne hissedeceğiz? Hepimiz sabırsızlıkla cevaplarımızı bekliyoruz…


Tehanu’da Altını Çizdiklerimiz:

Sayfa 11. "Şimdi," dedi, "sen bir kozasın. Sabah olunca bir kelebek olup kozanı çatlatıp çıkacaksın."

Sayfa 34. Büyücülük bir erkek işiydi, bir erkek ustalığı; büyü erkekler tarafından yaratılmıştı. Hiç kadın büyücü olmamıştı. Birkaç kadın kendisine büyücü veya sihirbaz dese de güçleri terbiye edilmemiş, kuvvetleri de yarı önemsiz, yarı tehlikeli, sanattan veya bilgiden yoksun olmuştu.

Sayfa 67. Evet. Sen git, dedi adam ve kadın, bir kadına hükmeden zorunluluklar karşısında bir erkeğin vurdumduymazlığını düşünerek gitti. Zorunluluklar: Birilerinin uyumakta olan çocuğun yakınlarında olması, birinin özgürlüğünün diğerinin özgürlüksüzlüğü anlamına gelmesi gibi; eğer onun şu anda iki bacağı üzerinde yapmakta olduğu gibi Önce biri sonra diğeri, bu harikulade sanatın, yürüyüş sanatının uygulamasında olduğu gibi, ileri doğru hareket eden bedendeki denge gibi, sürekli değişen, hareketli bir denge sağlanmazsa...

Sayfa 70. "Ölümden geri gelmek uzun bir yolculuk olsa gerek bir ejderhanın sırtında olsa bile. Zaman gereklidir. Zaman ve sükûnet, sessizlik, hareketsizlik. İncindin. İyileşeceksin."

Sayfa 82. Fakat öyle olduğu halde onun utancını ve utancından duyduğu ıstırabı anlamadığını hissetti. Belki de sadece bir erkek böyle hissedebilirdi. Kadınlar utanca alışırlardı.

Sayfa 93. "Neden bu kadar korktuğunu bilmiyorum," dedi. "Şey, biraz biliyorum ama neden bu kadar utanç duyduğunu anlayamıyorum. Yalnız, ölmüş olmayı dilediğini biliyorum. Yaşam denen şeyden anladığımın, insanın yapması gereken işi yapması, bunu yapabilmesi demek olduğunu biliyorum. Bütün kıvanç, bütün şeref, her şey bu. Eğer işini yapamazsan, bu ellerinden alınırsa, o zaman neyin faydası olur? Bir şeylere sahip olmak zorundasın... "
Yosun bunları irfan sözleriymişçesine dinleyerek başıyla onayladı, ama kısa bir sessizlikten sonra, "Yaşlı başlı bir adamın on beş yaşında bir oğlan çocuğuna dönmesi tuhaf bir şey olsa gerek! "dedi.

Sayfa 131. Bir barbar; onların intizamı karşısında kaba. Fakat artık genç bir kız olmadığı için dehşete düşmedi, sadece erkeklerin kendi dünyalarını nasıl böyle bir maskeler dansı düzenine soktuğunu ve bir kadının da bu düzende nasıl bu kadar rahatlıkla dans edebildiğini merak etti.

Sayfa 133. Genç adam azap çekmenin ne demek olduğunu öğrendiğini zannediyordu, ama tekrar tekrar öğrenecekti bunu, bütün yaşamı boyunca; hiçbirini de unutmayacaktı.

Sayfa 174. Sanki bütün hayatımız boyunca kapıları kilitleyip duruyor gibiyiz. Yaşadığımız yer evin içi.

Sayfa 179. “Benim sözlerimi dinliyor ama sadece kendisi öyle istediği için.”
"Söz dinlemenin tek haklı sebebi de budur zaten”, diye düşüncesini belirtti Ged.

Sayfa 181. Ne silah, ne de kadındır erkeği erkek yapan ne de büyücülük, ne de herhangi bir güç; kendinden başka hiçbir şey bunu yapamaz.

Sayfa 188. Çünkü kıymetlisiniz.

A, evet. Biz değerliyiz. Güçsüz olduğumuz sürece...
……
Şeref benimdi, ama bir erkek tarafından, Tanrı-kral tarafından verilen güç ondaydı.
……
“Erkekler kadınlardan neden korkar” dedi.
“Eğer bir insanın kuvveti sadece bir diğerinin zayıflığıysa, korku içinde yaşar”, dedi Ged.
“Evet; ama kadınlar, sanki güçlerinden korkuyor, kendilerinden korkuyorlar.”
“Kendilerine güvenmeleri hiç öğretiliyor mu onlara?”, diye sordu Ged.
“Hayır”, dedi. "Güven bize öğretilen bir şey değil. Eğer güç, güven olsaydı”, dedi kadın. "Bu sözü seviyorum. Eğer mesele bu birbiri üstündeki düzenlemeler olmasaydı, krallar ve ustalar ve büyücüler ve sahipler… Bunların hepsi çok gereksiz görünüyor. Gerçek güç, gerçek özgürlük güvende yatar, zorlamada değil."

Çocukların anne ve babalarına güvendikleri gibi, dedi adam. Her ikisi de sessiz kaldı.